Aşk Üzerine Bir Deneme - Eren Süha Özden


Aşk Üzerine Bir Deneme - Eren Süha Özden

 

İnsana duyulan aşk, fenomenal dünyanın diğer deneyimlerinden radikal bir biçimde ayrılır. Dünya deneyimi bir çokluğun içinde akarken, aşk tek bir varlığın 'oluşuna' odaklanır. Bu odaklanma, bir nesneye yönelim değildir; zira aşkın işaret edebileceğimiz, 'işte budur' diyebileceğimiz tikel bir maddesi yoktur. Biz o insanın niteliklerini o varlığın nitelikleri oldukları için kutsarız. Dolayısıyla aşk, sonuçtan sebebe doğru akan bir nehir değil; kaynağın kendisinde durma halidir. Aşık olduğumuz şey, o kişinin 'ne' olduğu değil, onun 'kim' olduğu, daha doğrusu onun 'var-olma' biçimidir.

Aşk bir deneyim midir? Aşkı deneyimlemek ile herhangi bir şeyi deneyimlemek arasında bir fark var mıdır? Aşkı bir deneyime “indirgemek” bu mefhumu yorumlamamızda bize bir fayda sağlar mı? Tüm bunların cevabının öncesinde bizi daha temel bir soru bekler: Aşk nedir? Elbette bunun cevabını verebilmek için şiirlere, romanlara ya da kişisel deneyimlere bakabiliriz. Fakat baktığımızda ortaya çıkan cevap “evrensel” kabul edebileceğimiz bir tanıma uyar mı? Her şairin, yazarın veya “aşığın” söylemi gerçekten aşk mıdır? Bu soruda bir hata var. Gerçeklikten kastedilen ne? Bu mefhum “tek bir gerçekliğe” indirgenebilir mi? Vereceğimiz bir tanım içine dahil olan mevcut her şeyi kapsayacak ama onun dışında kalanları yok mu sayacaktır? Hayır. Eğer bir şeyden bahsediyorsak ve o şeyi soruşturuyorsak o şey hakkındaki tüm külliyatı ondan kabul etmemiz gerekmez midir? Herhangi bir şairin aşk şiirini aşktan sayıp, öteki bir şairin ya da herhangi bir yazarın aşkını aşktan saymamak mümkün müdür? Kimininki aşktır da kimininki aşk değil midir? Bu ayrımın ölçütü nedir? Tüm bu sorulara evet veya hayır diyerek tek tek cevap vermek aşk hakkında konuşmak anlamına gelmez. Nihayetinde aşk bir öznelliğe aittir. Fakat bu öznellikleri aşktan kılan nedir ki bunlardan “aşk” olarak bahsedelim? 

Aşkın ne olduğunu soruşturmak için temel bir soru yerine alışageldiğimiz bir soruyu sormak gerekir. Kendimize aşık olduğumuz biri için “onun neyine aşık oldun/neyine aşıksın? diye sorduğumuzda, vereceğimiz cevap gerçekten nedir? Bu soruya cevap vermek için bunu “deneyimlemiş/deneyimliyor” olmak gerekir. Peki deneyimleyen biri için cevap ne olmalıdır? Gözleri mi, huyu mu, yeteneği mi…? Onun nitelikleri mi? Aşık biri için bu cevaplar ne yeterlidir ne de gerçek bir cevaptır. Elbette aşkı sadece insana duyulan bir mefhum olarak sınırlandıramayız. Herhangi bir şeye aşk duyulabilir. Hatta bazı şey(ler) vardır ki nesneleşmemiş, “şeyleşmemiş”tir. Tanrı, kimileri için bu noktadadır. Fakat soruşturmanın nesnesi olarak insanı seçmek diğer şeyleri farklı bir aşka ait kıldığımız anlamına gelmez, ki amacımız aşkın ne olduğunun soruşturması olunca ve evrensellik gibi bir hedefimiz de varsa yapacağımız bu etkinliğin bir sınırlandırıcısı olamaz. Evrensellikten söz etmişken onun da neliğinden söz etmemiz gerekir. Fakat aşk bize öyle bir yol gösterecek ki, sorduğumuz soruların hepsine bir cevap olacak. Kimin neyine aşık olduğumuz sorusuna geri dönecek olursak; cevabın yeterli olmadığını hatta bir cevap olmadığını söyledik fakat bunun nedenini söylemedik. Neden bunlar bir cevap olamaz? Aşık olduğumuz kişide aşık olmamızın kaynağı onun gözleri, kaşları, boyu, saç rengi, giyimi, konuşması, tarzı, huyu, yetenekleri, zekası… ise bunlara sahip olan herhangi biri çıkageldiğinde, sözgelimi daha “iyisi” olsun, aşık olduğumuz kişiyi bırakıp daha iyi olana mı aşık oluyoruz? Bu olmuyorsa -ki oluyorsa orada aşktan söz edebilir miyiz- hatta kişinin zaman içinde yaşlanması veya zaman içindeki değişimleri de aşkın varlığına engel olmuyorsa o zaman aşkın kaynağı bu nitelikler değildir. Bu nitelikleri seviyor olabiliriz ama aşkımızın kaynağı bu nitelikler değildir. Peki bu nitelikler toplamı olabilir mi? O zaman da biz insanı değil de o nitelikler toplamını seviyoruzdur. Elbette kimi görüşler insanı nitelikler toplamı olarak görebilir. Fakat bu görüşte aşktan bahsetmek hiç mümkün görünmemektedir. Çünkü eğer insan bir nitelikler toplamıysa bir aynılık da içerilir. Fakat insan aynı olan bir varlık olarak var olmadığından, zamana bağlı ve dünya içinde olan bir varlık olarak sürekli bir oluş içindedir.

Niteliklerden bahsettik fakat bu nitelikleri sözgelimi “taşıyandan” bahsetmedik. Tüm bu niteliklerden söz edebilmemiz için o niteliklerden önce gelen bir varlıktan, insan varlığından bahsetmeliyiz. Yani o nitelikler toplamı her neyse, onları insan olmayan diğer şeylere de yükleyebiliriz oysaki bunu yapmıyoruz. Tüm bunları kendinde taşıyan bir şeyden bahsediyoruz. İnsanın varlığı bu şeye aittir. Yani insan dediğimizde mevcut olan bir nesneden söz etmiyoruz. Nesneleşemeyen bir şeyden bahsediyoruz. Sürekli bir değişime, bir oluşa ait olan bir şeyden yani insandan söz ediyoruz. Zaman içinde değişse bile insan kalan bir şeyden bahsediyoruz. Yani söylemeye çalıştığımız şey, şu veya bu olarak, tam anlamıyla gösteremediğimiz ama bahsettiğimiz niteliklerle sözünü edebildiğimiz, geçmişi, şimdisi ve geleceği olan bir varlık. Sadece bu tanımla yeterli bir insan tanımı vermiş olamıyoruz. Çünkü insan tüm bunlar dışında onu fark etmemizi sağlayan dünya içinde bir varlıktır. Tüm bu nitelikler, özellikler ondan sonra gelir. Böylece aşık olduğumuz şey, insanın kendisidir. Aşık olan biri aşık olduğu insanın dünya içindeki varlığına, o dünya içindeki haline aşık olur. Peki bu ne demektir?

İnsana aşık olmak bahsettiğimiz gibi dünya içinde varolan insana aşık olmaktır. Bu yüzden herhangi bir şeyine değil, o şeyler bütününe, toplamına değil, ona aşık olmaktır. Hayallerine, duygularına, düşüncelerine… Onu o yapan her neliğe aşık olmaktır. Bu yüzden aşkın herhangi bir nesnesi olamaz. Şu değildir, bu da değildir. Orada öylece olan, adı olmayan, adı konulamayan bir varlığa duyulan bir mefhumdur. Aşkın böyle oluşu bir teslimiyet halidir. Çünkü aşık olduğumuz insanda olan her şeyi, her neliği öyle olmaklığıyla severiz. Hatta böyle oluşu, bize olduğu gibi görünüşünü sevmemizin de nedenidir. Bir şey eklemek ya da çıkarmak değildir. Ona şu veya bu demek de değildir. Gözün onu, her nasılsa o haliyle görüp, yargılamadan, dolayımsız ve koşulsuz sevmesidir. Bu sevgiyi oluşturan edim, ona eşlik etmemizde yatar. Aşk bir sonuç değildir. Aynı insan gibi sürekli bir oluş içindedir. Biz aşık olduğumuz insana eşlik ederiz. Onun dünya içindeki haline, onun varlığına eşlik ederiz. Kendini sevdirmek için bir şey yapmasına, eylemde bulunmasına gerek yoktur. Aşk bir koşul tanımaz. Çünkü o ortaya çıkması için belirli şartları olan bir sonuç değildir. Herhangi birine değil de, o birine aşık olmak bir tesadüf müdür, hayır. Tüm bunlardan öncesinde bu hali ortaya çıkarmak için bir önkoşul vardır. Fakat bu koşullar sağlansa da aşk ortaya çıkmaz. Herhangi birinden, bir şeyden etkilenebilir, hoşlanabiliriz. İnsan söz konusu olduğunda bu hoşlantı olsa da hatta ötesine geçip adı konan bir ilişki dahi olsa da aşk ortaya çıkmayabilir. Hoşlandığımız, ilgilendiğimiz şeyler bize kendini aşık etmez. Onlarda böyle bir nitelik de yoktur. Fakat teslim oluştan bahsediyoruz. Bu teslim oluşu ne sağlıyor? Varlığın kendini apaçık ibraz etmesi…

İnsanın diğer bir insana duyduğu aşk bir teslimiyetle ortaya çıkıyorsa bunun gerçekten temelinde ne yattığını bilebilmek en azından evrensel sayılacak bir cevap verebilmek pek mümkün değildir. Bunun neden olduğunu bilemeyiz. Fakat bahsedebileceğimiz bir şey elbette var: İnsanın dünya içinde bir varlık olduğunu söylemiştik. Bir kişinin dünya içindeki halini sevmek, ona aşık olmak, ona eşlik etmek bir anda ortaya çıkmaz. Bu bir oluş haliyse süreklidir. Bu hal, bu ruh hali geçmişte kalan bir şeye ya da şimdide olana ya da gelecekte olana ait değildir. Bir noktada kalmış bir durumdan söz etmemekteyiz. Aksine bir oluşa eşlik edişten bahsediyoruz. Bir varlığın başka bir varlığa eşlik edişinden, onun dünyasına eşlik edişinden bahsediyoruz. Sadece kendi dünyamıza değil, aynı dünya içinde başka bir dünyaya eşlik ediyoruz. Başka bir dünyaya eşlik etmek de aşkın neden olduğu bir mefhumdur. Fakat burada bir süreç olduğunu düşünmemek gerek. Şunlar şunlar olduğundan dolayı bunlar oluyor değildir. İnsanın fırlatılmış olmasına benzer bir şeydir. Zamansal bir mefhumdan söz etmiyoruz. Orada duran, orada olan bir şeyden bahsediyoruz. Eşlik ediyoruz aşka. Öncesine veya sonrasına değil, o andaki her şeye eşlik ediyoruz. Bu niyetli, olması için olan bir şey değildir. Bize birçok şey görünse de sadece o şeyi görürüz. Geriye kalan her şey sadece bir bahanedir yalnızca. Onun adını koymaya çalışırken dile gelen bahanelerdir. Ezberimizi bozar aşk. Aşık olduğumuz insan kusursuz değildir. Aklımızdaki, zamanın bir noktasındaki tahayyül ettiğimiz kişiye aşık değilizdir. Öyle olsaydı ne üzülür ne de acı çekerdik bu yüzden. Aklımızdakine değil, ayân olana aşık oluruz. Yani tahayyülümüze değil, kendini kendi olarak göstermiş olana aşık oluruz. Çünkü aynı zamanda bu ayân oluş, aşığın aşkına da gösterilir. Kişi artık niyetsiz bir şekilde, olduğu en saf haliyle karşısındadır aşkının. Bu hal, ötekinin biricikliğidir. Aynı zamanda da bu biriciklik öteki için aşıktadır. Bu biricikliğe teslim oluş ve bunu edimsel olarak deneyimleyiş aşkın bizatihi kendisidir.

Aşkın bu hali, aşkın, içinde birçok zıtlık barındıran bir fenomen olduğunu gösterir. Çelişkiler, tutarsızlıklar, farklılıklar artık her neyse o karşıdakinde olan ve bizim için olmayan, olmaması gereken orada öylece vardır. Tüm bunlara rağmen aşk kaybolmaz, azalmaz. Bunun sebebi onun evrenselliğindedir. Latince universalis kavramı, sadece bir 'genellik' değil; etimolojik olarak farklı ve karşıt yönlere (versus) dağılmış olanın, 'bir' (uni) noktada toplanmasıdır. Bu bağlamda evrensellik, zıtlıkların çatışıp yok olduğu değil, birleşip bir bütün oluşturduğu durum anlamına gelir ve tam olarak "farklı yönlere bakanların tek bir merkeze dönüştürülmesi" demektir. Yani aşk, bir evrensellik halini temsil eden bir fenomendir. Aşkın bu özelliği sadece kendi minvalinde önemli bir role sahip değildir.  Aşk aynı zamanda bir sevme halidir. Sevmek ise birçok şeye uzanır. Bu minvalde felsefeye de bir yol gösteren hatta yoldaş olan bir mefhum haline gelir. Çünkü aşk sadece bir arzulama, bir tanıklık etme olarak ele alınmamalıdır. Aşk hem ἔρως (eros)  hem ἀγάπη (agape) hem de φιλία(philia) olarak üçe ayrılır. Bunlardan φιλία, felsefenin (φιλοσοφίαφιλία + σοφία) kökünü oluşturur ve kelime anlamı olan bilgelik sevgisini verir. Bu bilgelik sevgisinin ne olduğunu soruşturmak istersek aşkın neliğine bakmamız gerekir. Çünkü felsefe bilgelik sevgisiyse, bu sevgi bilgeliği bir 'nesne' olarak ele geçirip ona hükmetmek değil; aşkta olduğu gibi, bilgeliğin (hakikatin) o ayan olan varlığına eşlik etmek ve onun karşısında teslimiyetle durmaktır.


Yazar: Eren Süha Özden 

Eren Süha Özden, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Bölümü lisans öğrencisidir.

İletişim: ozdenerensuha@outlook.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İmgeler, İzler ve Sanatın Doğuşu: Lascaux Mağara Resimleri Üzerine Düşünmek - Mehmet Şiray

Etiğin Kökeni Nereden Gelir?: Etik Bir Hakikat midir? Yanılsama mıdır? - Sibel Güneş

Felsefe Sunumu Nasıl Yapılır? - Alper Yavuz

Cumhuriyet Sessizliği - Jean-Paul Sartre

Marksizmin Aporia'sı: "Devlet" - Cengiz Baysoy

Bir Felsefe Yazısı (Bu da dahil) Nasıl Okunur? Nasıl Planlanır? Nasıl Yazılır? - Jeff McLaughlin

Anlatıya Fırlatılmışlık - Efe Can Akdeniz

Kierkegaard Eserlerinde Varoluş İzleri - Sibel Güneş