Etiğin Kökeni Nereden Gelir?: Etik Bir Hakikat midir? Yanılsama mıdır?



 Etiğin Kökeni Nereden Gelir?: Etik Bir Hakikat midir? Yanılsama mıdır? - Sibel Güneş




İnsanlık rastlantısallığı sevmez. Hayatın her anında nasıl hareket edeceği, nasıl mutlu bir yaşam süreceği, hayatını nasıl daha değerli yaşayacağı ilgili kuralların olması onu belirsiz ve rastlantısal bir hayatın girdabında kurtarır. Bu kuralların çoğu hayatımızda etik kuralları olarak adlandırılır Burada etik kurallarının kaynağı sorunu ile karşılaşırız. İnsanlık tarihi kadar eski bir konu olan olan etik kaynağını nereden alır? Etik kuralları doğuştan gelen hakikatimiz midir? Etik yapısı itibariyle bir deney konusu olamayacağı gibi gelişimsel biyoloji de olduğu gibi bir evrimsel çizgide izlemez. Konu insanlık tarihi kadar da eskidir ama nesnel deneyimlerin üst üste konması da bizi direk bir açıklamaya götürmez. Böyle olunca filozofun etik projesi de ancak kendi savlarını yine kendi savlarıyla ispatlamaya çalıştığı bir proje olmaktadır. Bu projeyi ele alırken sadece bugünkü etik değerleri ele alıp yorumlamak bugün uygulanan etiğin hakiki etik olduğu anlamına gelir ki bu da etiği eleştiriselliğinden yoksun bırakır. Dolayısıyla konuyu öncelikle insanlık tarihi kadar eskiye götüreceğiz. Hatta memeli atalarımızın ve şempanze kuzenlerimizin etik davranışlarını incelemeye alarak etiğin sadece insanlığa özgü bir davranış olup olmadığını belirlemeye çalışacağız. Etik ile ilgili bir diğer sorun yine bu bağlamda etiğin ne derece nesnel olduğu ile ilgilidir.

Etiğin içinde doğduğu yer toplumdur. Toplumsal bir yaşam var olmadan herhangi bir etik söylemden söz edemeyiz. Toplumsal yaşamın varlığı ve etiğin temelinde de özgecilik yatar. Dar bağlamda ise psikolojik özgeciliktir yani varlığın kendi dışındaki varlıkların özellikle kendi türünün ilgi ve ihtiyaçlarına gözetmesidir. Ahlaki anlamı ise kendisin olduğu kadar başkasının iyiliğini düşünmektir. Örneğin salt kendi dışına hiçbir şeye ilgi göstermeyen veya değer vermeyen(değer kavramı burada insana atfedilmiştir) bir varlığın türünü devam ettirmesi mümkün olmamıştır. İnsanların bir süre ürediği, yavrusuna baktığı ancak daha sonra sadece kendisi için yaşamaya başladığı bir dünya hayal edelim. Ne üreyen ne de toplumu için bir katkı sağlayan tek çabası kendi yaşamını olabildiğince uzatmak olan bir insan topluluğu eninde sonunda kendini yok eder. Öyleyse başkalarının iyiliği için çalışmak bir etik kural ise bu aynı zamanda insanlığın geçmişi kadar eskidir. Dahası bunu şempanze akrabalarımızda da yakalarız. Onlarda kendi türü için fedakardır. Çocuklarını besler doğurur onlar için gerekirse kendini feda eder. Topluluk bir arada başka topluluğa saldırı planlayacak kadar birbirine bağlı hareket edebilir. İnsan toplumların birlikte yaşama kurallarını tam olarak ne zaman ve neyi düşünerek oluşturmaya başladığını bilmiyoruz. Ancak avcı toplayıcı toplumların ve daha sonra yerleşik düzene geçişteki toplumların bize fısıldadığı şey atalarımızın kendi davranışlarını sınırlandırarak kendi düzenlerini kuracak bir kurallar bütünü ortaya çıkardıklarıdır. Bu normatif kuralların bir şekilde başarıya ulaştığı ortadadır. Ancak bu kurallara uymanın motivasyonu çok daha karmaşıktır. Nasıl oluyor da bir topluluk aynı anda hem bir kural bütünü oluşturup hem de bunu uyguluyor? Modern psikoloji bize insanların farklı farklı kimlikleri olduğunu göstermektedir. Öyleyse aynı anda duygu hareketini sağlayan arka plan, kişilerin görünen veya görünmeyen varlıklara duydukları korku, hayranlık, saygı vb. gibi nedenler ve bir arada oluşlarının getirdiği güven, diğerleri ile aynı hissetme, taklit duygusu vb. olabilir. Nitekim ilkel kabilelerde kabile üyelerinin bir takım davranışları yapmasını veya yapmamasını sağlayan motivasyonun kendinden yüce bir varlığa duyulan korku, saygı ve/veya bilinmezliği ortadan kaldırma isteği olduğu görülmektedir. Günümüzde bu küçük kabile anlayışlarından gelen davranışların nasıl olup da hayatımızın her alanında ve karmaşık bir şekilde kendini dinde, hukukta, tıpta vb. gösteren bir etik sistemine dönüştürdüğü halen çok net değildir. Ancak belli bir itaat sisteminin başarılı olduğu ve sosyalleşmeyi en iyi sağlayan grupların itaatkarlığın nimetinden yararlandığı açıktır. Bir takım kısıtlamalar aynı zamanda bir takım başarılarda getirir. Topluluklar arası iletişim barışçıl toplumları hedeflerine ulaşmakta diğer tür toplumlara nazaran daha başarılı yaptığından kültürler arası iletişimi iyi olan toplumlar seçilir ve gelişir. Kültürel seçilim bir anlamda etik kuralların da seçilimidir. Artık bu şekilde karmaşıklaşan toplum da iş bölümü de gelişir. Grubun başarısı için ortaya çıkan kuralların başarısı arttıkça bu kurallar artık iyi yaşamın kuralları, erdemleri olmuştur


Buraya kadar verilen değerlendirmeler doğru ise hayvan akrabalarımızdan farklı bir durumla karşı karşıyayız demektir. Çünkü diğer canlılarda etik kavramının var olduğunu kabul etsek bile gözlemlerimizden onların sürekli değişen bir yol haritası izlediğini söyleyemeyiz. Oysa bugün insanlık için tartıştığımız etik kavramları binlerce yıl öncesinden çok farklıdır. Ölüm cezaları, cinsiyet eşitlikleri, kölelik, cadılık vb. ile ilgili konular farklı zamanlarda farklı etik değerlendirmelere tabi tutulmuştur. Köleliğin meşru olduğu zamanlar ile yasaklandığı dönem iki ayrı etik durumu yansıtır. Cadılık olarak adlandırılan belli insan tanımları bugün sadece filmlerde gördüğümüz bir kurgusal figürdür. Asıl sorun burada ortaya çıkmaktadır. Zira etik bir ilerleme midir sorusu halen cevabını bulmamıştır. Köleliği var eden de yok eden de insanların kendisidir ve bu kararı bilimsel bir keşifle vermiş değildir. Birden bire bir aydınlanma yaşadığı da şüphelidir. Ortada bir yanlış mı vardı düzeltildi? Yoksa toplumların anlayışı zamansal bağlamda farklı çıkarlar çerçevesinde mi değişti? Bugün kölelik, cinsiyet ve cinsiyetsizlik kavramları insanların huzursuzluğu yüzünden mi değişti? Üstelikte toplumun tamamı değil bir kısmının huzursuzluğu yüzünden. Öyleyse burada bir duygudan başka duyguya geçiş söz konusudur. Duygusal tepkiler aynı zamanda ahlaki tepkileri doğurur. Bu durumda hangi etik hakikattir hatta etikte hakikat var mıdır sorusu tekrar karşımıza çıkar. Kant’ın evrensel buyruğu denen ahlaki buyruk var mıdır? Biz etiğin gerçekliğine ulaşma da atalarımızdan daha mı başarılıyız ya da etiği onların anladığından daha iyi anlayacak özel yöntemlerimiz mi mevcut? Elimizde ilerlemenin nesnel bir ölçüm cihazı olmadığından neyin ilerleme veya hakikat olduğunu anlamlandırma da sorun yaşıyoruz gibi görünüyor. Teknolojide ilerleme işe yararlılıktır. Yani bir durum diğer durumdan daha iyi bir sonuç veriyor ise ona ilerleme diyebiliriz. Bir makinayı daha iyi çalıştıran veya hızlandıran bir parça eklersek onun patentini alır ve piyasaya süreriz. Artık o bir önceki makinaya tercih edilir. Çünkü girdi daha iyi çıktı ile sonuçlanır. Ancak bu durum bir takım sorunları da beraberinde getirir. Örneğin hızlı makine bir işçinin elini kaptırmasını ve ölüm riskini doğuruyor ise farklı önlemlerin alınmasını da şart koşar. Öyleyse teknolojideki bu zihniyet ilerlemenin varlığını kabul eder ama sürekli ideal bir ilerleme anlamında bir ilerleme ütopiktir. Ahlaki ilkelerde bu analojiyle bakarsak köleliğin kaldırılmasını bir ilerleme ettiğimizde köleliğin kaldırılması ile birlikte bir eşitliğin doğması ve bunun sürekli bir ilerleme olarak kabul edilmesi gerekir. Ancak bu durum köle sahipleri adına bir eşitsizlik doğurmuştur. Daha önceki pozisyonlarını kaybetmişlerdir. Dahası kölelerin siyahi insanlar olarak tabir edersek sadece köleliğin kaldırılması değil onların beyaz insanlarla aynı koşullara gelme istekleri 
siyahi insanların beyaz insanların bazı mesleklerini elinden aldığı durumu ortaya çıkarmıştır. Burada konu neye inandığımız ilgili değildir. Hangi durumun daha ahlaki olduğunu tartışırken karşılaştığımız durumları eleştirisel değerlendirebilmektir. Natüralist bir bakışının durumu çözüme kavuşturmaktan uzak olduğunu görüyoruz. Taşı atınca hep düşer gibi hep aynı soruların aynı cevapları vereceği doğal bir hayat nesnel yasa etik alanının sorunlarını cevaplamaktan uzaktır. İyi dünya teorisi psikolojik, sosyolojik birçok faktörü içinde barındırır. Etik söz konusu olduğunda bir metot ortaya çıkarmak çok olası görünmemektedir. Bu durumda başlangıçtaki durumumuza geri dönüyoruz. Başlangıç noktamız daha önce etik tartışmasını başlattığımız nokta olan topluluk fikridir. İnsanlar topluluk halinde yaşar ve varlığını sürdürebilmesi topluluk içinde gerçekleşir. Öyleyse etik konusu bir müzakere konusudur. Özgeciliğin başarısız olduğu durumlar- etik konusunun zenginleşmesi ve karmaşıklaşması ile ortaya çıkan olasılıklar dünyasının sınırsızlığı- iyi yaşam, eşitlik, değerlilik çıkmazları etiğin topluluğun uzlaşım alanı olmaktan öteye taşıyamamaktadır. Konunun ilahi varlığı veya net bir uzmanı yoktur. Bu bilgi birikiminin üzerinde ilerlemeyen olgusal kısıtlamaların çok pratiğin bol olduğu bir alandır.

"Ahlaki kavramlar ve süreçler insan yaşamının koşullarından doğar" Dewey


Genler Üzerine


Genler gruplaşarak kromozomları; kromozomlar gruplaşarak genomları; genomlar gruplaşarak hücreleri; hücreler gruplaşarak karmaşık hücreleri; karmaşık hücreler gruplaşarak canlıları; canlılar da gruplaşarak kolonileri oluştururlar. Bir arı kovanı, ilk baştagöründüğünden çok daha üst düzeylerde müşterek bir girişimdir. (Ridley, 2011: 26). Erdemin kökenleri kitabındaki bu kısa anlatım aslında içinde birkaç ipucunu barındırmaktadır. Öncelikle canlı oluşumu bir grup işidir. Yani bir bütünü parçalara ayırdığınızda gördüğümüz şey birçok küçüklü büyüklü parçanın bir bütünü oluşturmak için bir araya gelmesidir. Buradaki birinci soru bu birleşmenin bir amaç içerip içermediğidir. Yani bir araya gelmek bir tesadüfilik midir? İkinci soru ise bu bir araya gelişin amacının tek bir parçanın amacı doğrultusunda ilerleyip ilerlemediğidir. Richard Dawkins gen bencilliği teorisi bu noktada bize farklı bir bakış açısı kazandırmaktadır. Şayet amaç genlerin devamlılığı ise aslında bireyin özgecilik kavramından bahsetmek mümkün görünmemektedir. Zira bu bakış açısıyla somon balıklarının yumurtlarken intiharı gibi annelerimizin bizim için kendini feda etmelerinin de(besleyip büyütmek ya da doğumda ölmek olarak düşünebiliriz) bir gen sorunu olduğunu fark etmiş oluruz. Gen ne olursa olsun kendi varlığının devamını sağlamak zorundadır. Dolayısıyla bu bize tek bir varlık olarak adlandırdığımız bir insanın veya hayvanın fedakarlığı olarak düşündüğümüz şeyin aslında onun genlerinin oyununu oynamasından ibaret olduğunu düşündürür. Ancak doğada bu teoriyi çürüten birçok olaya da rastlarız. Örneğin penguen yumurtasını ve doğduktan sonra yavrusunu ayakları üstünde taşır. Buza temas halinde yumurta ölecektir. Tartışmasız çoğu penguen yavrusunu bu anlamda korur ancak bu mücadeleden vazgeçip yavrusunu bırakan penguenlere de rastlarız. Bireyler olarak çoğunlukla ebeveynlerimizin fedakarlığıyla her zaman gurur duyarız. Ancak yavrularını çok küçükken terk eden, onların iyi niyetlerini sömüren veya ölümüne neden olan ebeveynlerde günümüzde hiçte azımsanmayacak seviyededir. Ancak burada şöyle bir soruyla karşılaşırız. Erdemi oluşturan ister bir bencil gen olsun isterse özgün bir iyilik duygusu yine de bu erdemin son noktada var olduğu gerçeğini değiştirir mi? Yoksul birine para verip onun hayatta kalmasına yardım ediyor isek veya paramızı çocuklarımıza dolayısıyla bir sonraki nesle bırakıyor isek bu bir gen aktarımı olsa da yine de içinde bir erdemi barındırdığı için netice de bireysel çıkarın üzerinde bir amaca hizmet etmektedir.

Yine gen konusuna dönersek genlerin birbirleriyle rekabeti halinde durumu ne olacaktır? Yani her gen bir bireyi tamamen oluşturacak bir bütünlük yönünde mi hareket eder. Örneğin vücudumuzda bulunan 46 kromozomun 23 adeti anneden 23 adeti babadan gelir. Normal şartlarda iyi bir uyum içinde hücre görevlerini yapar. Ancak zaman zaman B kromozomu denen parazit kromozomlar bu uyumu bozar. Hücreye katkıları olmadığı gibi doğurganlığında azalmasına neden olurlar. Ya da kanser hücreleri bütün organizmanın aleyhine kendi bireysel çıkarları için durmadan çoğalırlar. Bir tarafta belli bir kromozom seçilimiyle kendini feda eden diğer kromozomlar diğer tarafta kendi çıkarları için bütün bir organizmayı bozan asiler. Bu durumda hangi tarafın kazanacağı nasıl belirlenir? Şayet bu durum ortaya çıkarsa büyük olasılıkla organizma bütün olarak harekete geçer ve örneğin kromozom bölünmesiyle isyan bastırılır. Karşımızda adeta bir gen parlamentosu vardır: Her bir gen, kendi çıkarı doğrultusunda hareket eder, fakat eylemleri diğerlerine zarar verirse, bunu baskılamak için hepsi bir araya gelir."(Ridley,2011: 47). Aynı durum topluluklara uyarlanabilir mi? Giriş bölümünde başarılı olan ve hayatta kalan toplumların bunu başarılı işbölümleri sayesinde gerçekleştirdiklerinden bahsetmiştik. Öyleyse toplum bütünlüğü kuracak mekanizmalarını oluştururken bir taraftan da bu bütünlüğü bozacak çatlakları ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla her insan toplumun ve diğer insanların yararına hareket etmeyebilir. Ancak diğer insanların ona karşı bir müttefik konumuna gelmesi halinde fazlaca bir şansı kalmayacaktır. Bu yine bizi benzer bir soruyla baş başa bırakır. Erdem dediğimiz iyilik kuramları bir toplumda kişilerin her birinde içten gelen veya olması gerektiğini düşündüğümüz değer yargıları mıdır yoksa toplumun bir aradalık işlevini en iyi sağladığı için kabul görmüş ve yıllar içinde toplumun ihtiyaçlarının farklılaşıp şekillenmesiyle doğruluk değeri de farklılaşıp değişen bir iyilik yanılsaması mıdır?


İşbölümü Üzerine


Bugünkü modern toplumlar gibi önceki tüm topluluklar bir işbölümü örneğidir.Yani küçük kabilelerde de modern toplumlarda da genelde başta bir lider vardır. Onun etrafında toplanan bireylerin farklı nitelikleriyle topluma farklı hizmetler sunduğu, erkek ve dişinin bir araya gelmesiyle üremenin devamını sağlandığı, topluluğunun tehdit altında olması halinde birlikte savaşa girişmekten kaçınmadığı topluluklar ayakta kalmıştır. Her birey aynı olmadığına çıkarlar birbirinden bağımsız olduğuna göre bu toplulukları ayakta tutan itici güç nedir? Topluluk yasası, hukuk, anayasaya vb gibi kavramlar modern literatürde oluşmuş kavramlardır. Öyleyse aradığımız birleştirici kavramlar bunlardan çok daha önce ortaya çıkmış olmalıdır. Oyun bozan bir kromozomu yine fiziki bir mekanizma kullanarak önlemek zaruridir. Bencil insanların çoğalmasını önleyici yapı taşları ise bundan çok daha komplikedir. Erdem dediğimiz kurallar bütünü. Çalma, hırsızlık yapma, cömert ol, işbirliği yap, özverili ol, başkalarına zor durumlarında yardım et... Zira işin içinde insan olduğunda her fiziksel isyanı genlerde olduğu gibi fiziksel bir isyanla bastırmak yeterli değildir. Ayrıca onları bir arada da tutmak gerekir. 

İnsanı toplumsallaşmanın faydasına inandıran yegane şey bu anlamda işbölümüdür. İnsan, her ihtiyacı olan şeyi kendinin yapamayacağının bilincinde olan bir varlıktır. İnsanların diğer hayvanlardan ayıran gücü her öğrenmeye yeni bir öğrenme katabilmesidir. Nitekim ilerleyen zamanlarda kendi içinde kabileler halinde yaşayan insanlar uyumu, işbölümünü ve daha sonra ticareti keşfetmiştir. Uyum sağlamak hayatta kalmanın olmazsa olmazıdır. İnsanlar toplumsal yaşamayı, ihtisaslaşmayı, ticareti öğrenerek hayatta kalmıştır. Toplumu bir organizma metaforu ile gibi düşünürsek karaciğer, akciğer, mide vb. organların işbölümü kalbin reisliği ile harekete geçerken bunlardan herhangi biri tek başına hareket etmeye kalkarsa ya aradığı besinden yoksun kalır ya da organizmanın yok edilmesine neden olarak kendini de yok eder. Organizma bunu bilinçsiz yapar insan ise bilinçli. Aradaki yegane fark budur. Burada aklımıza takılan bir soruda şudur. Bunun altında insanlığın aslında kendini özgeci olarak feda ediyor olması mı yatar yoksa toplumu kendi çıkarı için kullanması mı? Ticaret hırsı genel olarak kazan-kazan şeklinde ilerlemez ve aşırıya kaçar ise kazananda bir gün kaybeden olacağının bilincindedir. Bu bağlamda erdem bir maske de olabilir. Nitekim erdemler topluluk ilişkilerinde ortaya çıkar. Akrabalık bağı olsun olmasın birbirleriyle yakın ilişkileri olan ve genelde bir çıkar ilişkisinin mevcut olduğu durumlarda kendini gösterir. Örneğin kan bulamayan yarasaların diğer yarasalar tarafından doyurulmaları yardım eden yarasanın ilerdeki kendi açlığını da çözümleyen bir sistem oluşturmuştur. Bugün sana yarın bana anlayışıyla karnı doyan yarasa aynı karşılıklılık ilkesini uygulamak durumunda kalır. Çünkü doğal seçilim, karşılıklılık olgusunu, sosyal yaşamdan daha fazla faydalanabilmemiz için seçmiştir. (Ridley,2011: 87).

Erdemler ne şekilde değerlendirilirse değerlendirilsin toplum için gereklidir. Ancak o tek dayanağını sadece bireylerin sosyal ilişkiler içinde değil aynı zamanda dinlerde de bulur. Eski çağlarda mitolojiler ve onların daha modern versiyonu dinler, topluluğun çıkarı için çalışır. İyilik, kendinde olanı başkasına verme, zayıf olana yardım etme bu dünyada mükafatlandırma, cennete gitme gibi farklı çıkarlara ulaşması bakımından tercih edilir. Görüldüğü gibi bu dinsel erdemler aynı zamanda topluluğu bir arada tutma içinde de gereklidir.


Duygular Üzerine

İşbölümünün gerektirdiği bireysel ve sosyal ortamı sadece akılla açıklamak mümkün değildir. Zira bir avcının yakaladığı avı onu başkasına göstermeden kendisi yemek yerine
çoğunu kabilenin kalanı ile hatta beleşten yemeğe eşlik edenlerle paylaşması, kavga da ölüm riski olacağını bile bile bir arkadaşın kavgasına karışmak, hem ilkel topluluklarda hem de günümüzde sıkça rastlanan hediyeleşme akılla açıklanamayan duygu denen faktörün rol oynadığı alanlardır. Zira aklımız bize karşımızdakinin hile yapma ihtimali olan bir işe ortaklık etmeyi, daha çoğunu almak varken paylaşarak daha azına razı olmayı, evimize gelen misafire en iyi yiyeceklerimizi çıkarmayı, bir hayır kurumuna milyonları bağışlamayı tavsiye etmez. Akılcılık bireyin maksimum faydasına hareket etmek üzerine kuruludur. Öyleyse neden daha iyi insan olmak, yardımsever olmak için çabalarız? Burada birkaç faktörün devreye girdiği belirtilebilir. Öncelikle paylaşmak uzun vadeli bir yatırımdır. Avcının bir büyük hayvan avladığını hayal edelim. Avcının bu çok büyük etin tamamını yemesi zor olurdu. Zira çok büyük oranda ziyan olacaktı. İlerde avlanmayacak durumda kaldığında diğer avcılardan yemek alamayacağından aç kalacaktı. Öyleyse avcı etini paylaşarak uzun vadeli bir yatırım yapar. Ancak bu çoğu avcının neden sürekli avlanma güdüsünde olduğunu açıklamaz. Avcı bazen avlanıp bazen de başkalarından gelen avı bekleyebilirdi. Belli bir süre para kazandıktan sonra yaşam boyu yeterli paramız olsa da durmadan kazanmaya devam ediyoruz. Arap baştangara kuşlarının genç bireyleri, yuvada bunları yapabilecek daha baskın bireyler varken yardımlaşmak, yuvayı korumak, kardeşlerini yetiştirmek için kıyasıya mücadele verir. Neden bir erdem savaşı vardır? Bir görüşe göre bu bir itibar yatırımıdır. Başkalarının gözünde farklı bir konuma gelme, değerli olma fikri. İtibarda uzun vadeli bir yatırımdır. Kısa vadeli tatmin yerine uzun vadeli bir itibar yatırımı bir beklenti vaat eder. Birine hediye alırsanız siz de hediye beklersiniz. Büyük bir kamu bağışı yaparsanız hükümetten büyük bir ihale alma şansınız doğabilir. Bozulabilecek bir eti paylaşarak, kaybedebileceğiniz bir serveti hibe ederek, zayıfı koruyarak kabile reisi olarak her an bıçak sırtında olan liderliğinizi itibar denen uzun vadeli bir yatırıma çevirisiniz. Bütün malını fakirlere vererek sonuçta bir lokma ve hırka ile ölen bir derviş hiçte fena bir yatırım yapmaz. Cennete gitmek oldukça uzun vadeli bir yatırımdır.

Şimdi karşımıza bir başka soru çıkar? Ortak atadan geldiğimiz diğer hayvanlar örneğin en yakın akrabalarımız şempanzelerde bu tür duygular var mıdır? Bir maymun grubu birleşerek bir takım oluşturabilir. Bir maymun diğer maymunla işbirliği yaparak başka bir maymunu dövebilir. Ancak bu birleşmeler genelde bir dişiyle çiftleşmek gibi kısa süreli ve fiziki çıkarlar çerçevesinde ortaya çıkar. İnsan türünün de cinsellik gibi fiziki çıkarları tamamen yadsıdığını söyleyemeyiz. Ancak bir İngiltere kralının bir Fransa kralına neden bir sandık dolusu mücevher armağan ettiğini basitçe fiziki bir çıkarla açıklayamayız. Öyleyse bu tarz bir itibar duygusu beyni vücuduna oranı büyük olan insan canlısının bir özelliğidir. Beyin düşünür, ilişki kurar, tanıdığı bir kimseyi kolay kolay unutmaz, geriye dönüp olayları canlandırır, intikam alır, cimri ile cömerdi ayrı konumlandırır, hediye alıp vermek gibi karşılılıklık oyununun kurallarını her daim hatırlar. Sonuçta, insani hisler, karşılıklı özveride bulunan sosyal bir yaratığa ait bir hayli parlatılıp cilalanmış bir alet kutusu gibidir.(Ridley,2011:.172). Diğer türlerde olmayan bu alet kutusu bir erdem kutusudur. Zamana ve durumuna göre bu kutudan gerekli bir erdemi alır ve gerekli yerde kullanır.

Bu bizi başka bir soruna taşır. Kalıtımsal bir adaleti, paylaşmayı, güveni, merhameti içimizde taşır mıyız yoksa bu başkalarına karşı oynadığımız bir oyunun kuralı mıdır? Milgram deneyi merhamet ile itaatkarlık arasındaki ilişkiyi gözler önüne seren en iyi deneylerden biridir. Karşınızda bir otorite olarak gördüğünüz kişi size tanımadığınız bir insana eziyet etmeyi emrediyor ise sırf sizden büyük bir güç emrediyor diye büyük olasılıkla o kişinin dediğini yaparsınız. Şayet kurban sizi ona eziyet ederken görüyor ise kimi zaman sizin iyi bir insan olduğunuzu düşünsün diye kim zaman da çok yakınınızda olduğundan kendinizi onun yerine koymanız daha kolay olduğu için muhtemelen bunu yapmaktan kaçınırsınız. Sosyal medya videolarında düşerken gördüğümüz bir adama güleriz. Ama gerçekten düşen birini gördüğümüzde onu yerden kaldırmaya çalışırız. Öyleyse merhamet karşılıklı bağlılıklar ve yakınlıklar çerçevesinde oluşturulan bir erdemdir. Şüphesiz iyiliğe, merhamete, utanmaya bir yatkınlığımız var. Çoğumuzun yalan söyleyince yüzü kızarır. Ama ahlak aynı zamanda bulunulan topluma, aile yapısına ve kişinin eğilimlerine göre şekillenen duygu portföyüdür. Hiç duygunuz kalmazsa tıpkı Damasio deneyinde olduğu gibi duygusuz kararsızlara dönüşürsünüz. Sürekli akıl bizi dipsiz bir kuyuya atar. Seçimlerimizi iyi veya kötü karar vermeye karar vermeyi de akıldan çok duygularımıza borçluyuz. Çünkü karşı taraftan da çoğunlukla bu duyguların karşılığını bekleriz. Dürüst ve karşılıklı iyilik yapan insanlar toplumları yaratır ve insanlık binlerce yıl hala doğada seçilmeyi başarıyor ise erdemlerin birleştiriciliği sayesinde bunu başarmaktadır.


Sonuç

İnsan toplumsal yaşamda dünyaya gelir ve toplumsallığın devamı işbölümünü gerektirir. İşbölümü için gerekli şey salt akıl değil akıl ve duygunun karmaşık bir bileşimidir. Öyleyse insan bu birleşimi işbölümüne en yatkın şekilde kullanacaktır ki hayatta kalsın. İşbölümüne göre hareket etmeye çalışan için etik tek başına içten gelen bir güdü değildir. O gördüğünüz şeyin karışık meyve suyu olduğu ama altında portakal, elma, üzümün bir bileşeni yattığı bir içecektir. Erdemin altında korku, tehdit, çıkar, din, bağımlılık, duygusal yatırım vb. gibi duygular vardır. Bu insanı tek başına kötüde yapmaz elbette. Ama kesin olan bir sonuç varsa o da, türümüzde içgüdüsel bir çevre ahlakı -öz kısıtlamayı/tüketim hırslarımıza gem vurmayı geliştirmeye ve öğretmeye dönük kalıtsal bir eğilim- olmadığıdır. (Ridley,2011: 278). Örneğin suç kavramının oluşumu ile ilgili Freud Totem ve Tabu ‘da aşağıdaki açıklamayı yapar. 

“İlkel toplumun ilk ahlak kuralları ve kısıtlamaları, kendisini gerçekleştirenlere "suç" kavramını sunan bir fiile yönelik tepkiler olarak tarafımızdan açıklanmıştır. Bunlar, bu fiilden dolayı pişmanlık duydular [ama nasıl ve niçin, eğer bu, ahlaktan önce, yasadan önce ise J.D.] ve söz konusu fiilin bir daha tekrarlanmaması gerektiği ve bunun gerçekleşmesinin hiçbir avantaj getirmemesi gerektiği kararına vardılar. Bu yaratıcı suçluluk duygusu, hala aramızda sürüp gidiyor.” (Derrida,2020: 213)

Ahlak kavramlarının tam olarak nasıl oluştuğu ile net bir saptama yok ise bir davranışa iyi veya kötü demek yerine insanlığın erdeme meta bir çerçeveden bakıp onun yokluğunda olabilecekleri öngörerek sahip çıkması çok daha yerinde bir davranış olacaktır.

☆☆☆


Kaynakça



DERRIDA, J. (2020),Edebiyat Edimleri,(Çev.Mukadder Erkan-Ali Utku),1.Baskı, 
İstanbul, Ketebe yayınları.

RIDLEY, M. (2011), Erdemin kökenleri. Çev. Erhun Yücesoy, 1.Baskı,İstanbul , YKY. 

KITCHER,P “ Precis of The Ethical Project “ erişim tarihi: 29.05.2023
https://www.nordprag.org/papers/Kitcher3.pdf

☆☆☆

Yazar: Sibel Güneş

Sibel Güneş, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Bölümü yüksek lisans öğrencisidir.

İletişim: sib_gn@yahoo.com


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İmgeler, İzler ve Sanatın Doğuşu: Lascaux Mağara Resimleri Üzerine Düşünmek - Mehmet Şiray

Cumhuriyet Sessizliği - Jean-Paul Sartre

Bir Felsefe Yazısı (Bu da dahil) Nasıl Okunur? Nasıl Planlanır? Nasıl Yazılır? - Jeff McLaughlin

Marksizmin Aporia'sı: "Devlet" - Cengiz Baysoy

Kierkegaard Eserlerinde Varoluş İzleri - Sibel Güneş

Anlatıya Fırlatılmışlık - Efe Can Akdeniz

Sokratik Yöntem: Sorularla Düşünmenin Tarihi ve Bugünü - Ecre Sena Arıcan