Eşiktekiler İçin Bir Seyahatname: Tarihçi ile Filozofun Şimdiyi İcat Mesaisi - Şilan Kesler
Tarihçi ile Filozofun Şimdiyi İcat Mesaisi - Şilan Kesler
Venedik’ten Bakmak: Şimdiyle Mesafemizi Ölçme Denemeleri
Venedik, 1298.[2]
“Bir kente girer Marco; bir meydanda, birinin, geçmişte kendisinin olabilecek bir yaşamı ya da bir ânı yaşadığını görür; çok zaman önce, zamanın içinde durmuş olsaydı, ya da çok zaman önce, bir yol sapağında, saptığı yola değil de onun tam karşısındakine sapsaydı ve uzun zaman dolaştıktan sonra dönüp o meydandaki o adamın yerinde durmuş olsaydı, orada, o meydanda o adam değil, kendisi olabilirdi şimdi. Marco, bu gerçek ya da kuramsal geçmişinin dışındadır artık; duramaz; kendisini bir başka geçmişinin, ya da bir olasılık, geçmişte onun olası bir geleceği olmuş ve şu anda bir başkasının şimdisi olan bir şeyin beklediği bir başka kente kadar devam etmelidir yoluna. Yaşanmamış gelecekler geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dalları.”[3]
Alıntılanan satırlar, Italo Calvino’ya ait. Marco Polo ile Kubilay Han arasında geçen hayali diyaloglar üzerine kurduğu, Görünmez Kentler (Le Città Invisibili) isimli kitabından. Calvino metin boyunca kentlerden söz ediyormuş gibi görünürken, hakikatte bizi zaman, bellek ve deneyim üzerine bir seyahate çıkarır.
Fakat kitabın hem tuhaf hem de bizim bu yazı boyunca mesele etmemize sebebiyet veren esas yönü, metin boyunca söz edilen kentlerin, bir haritada işaretlenebilecek yerler olmayışı; hafızanın, olasılıkların ve hatta yaşanmamış olan hayatların etrafında kurulan anlatılara dayanıyor oluşudur. Zira böylelikle yolculuk teması, mekânlar arasındaki bir gezinti olmanın ötesine geçer; zamanın farklı düzenleniş yolları arasında gerçekleşen bir deneyime dönüşüverir.
Dahası: Calvino’nun Marco Polo’su, Kubilay Han’a anlattığı onca egzotik şehrin, işin aslı tek bir merkezden, üstelik kendi evi olan Venedik’ten izler taşıdığını sezdirir. Zira Polo için her yolculuk, daha yakından bakıldığında, tek bir anlamın çevresinde yoğunlaşır: “içinden geçilen şimdi ile mesafenin ölçülmesi” etrafında. Buradan itibaren elimizdeki bu yazının meramını aktarabiliriz: Bu yazımız, mütevazı bir not defterinden dökülen; tarihçi ile filozofun o bereketli eşikte karşılaştığı anlara dair minikçe bir seyahatname olarak okunabilir. Seyahatnamemizin sonunda, tarihi “tozlu bir arşiv” yerine, “şimdiki ânın nasıl kurulduğunu anlamamıza imkân veren eleştirel bir bakış” olarak tanımlamış olacağız.
Marco Polo’nun anlattığı kentlerin aslında tek bir kenti, yani Venedik’i anlamlandırma niyetinde olduğunu belirtmiştik. Bu açıdan her yeni liman, her yabancı sokak, aslında merkezde yer alan bu kentin, Venedik’in bir suretidir. İşin felsefi boyutuna gelirsek, tüm bu yolculuklar, esasen Polo’nun kendi “şimdi”sini, yani Venedik’ini anlamlandırma çabasıdır. Bizim seyahatnamemiz için de yolculuk tam bu durakta, şu çetrefilli soruyla başlıyor: Peki bizim Venedik’imiz neresidir?
Soruya yanıt vermeden önce, Calvino’nun mesafe kavramıyla olan ilişkisinden hareketle, bir başka titiz seyyaha, tarihçi Carlo Ginzburg’un “izler” paradigmasına uğrayacağız. Ginzburg, tarih anlatılarının satır aralarında; kenara itilmiş detayların ve gözden kaçan küçük belirtilerin peşine düşecektir. Tıpkı bir dedektifin ipuçlarından yola çıkışı, saklı kalmış bir gerçeği saptayışı gibi, bu “iz sürücü” titizliği, felsefi bir mesaiye zemin hazırlayacaktır. Dolayısıyla Ginzburg bize şunu öğretir: Kendi hayatımıza dışarıdan bakabilmek için büyük olaylara değil, küçük ipuçlarına odaklanmalıyız.
Böylelikle, tarihçi Ginzburg da tarihsel düşünmenin tam olarak böyle bir ara konumdan, ne bütünüyle içeride, ne tamamen dışarıda duran bir bakıştan beslendiğini sezebilmiştir. Nitekim Ginzburg için mesafe, nesneden uzaklaşmak anlamına gelmez. Nesneyi daha net görebilmenin bir yoludur. Tarihçi, incelediği dünyaya ne bütünüyle karışabilir ne de ondan tamamen kopabilir. Anlam da bu eşikte, yani bakışın askıya alındığı yerde belirir.
Haritada Olmayan Kentler
Gelgelelim, Ginzburg’un seyahatnamemizdeki asıl katkısı, bilginin nasıl oluştuğuna dair sunduğu “avcı” figürüdür. Ginzburg’a göre insanlık, binlerce yıl boyunca dünyayı büyük genellemelerle değil; küçük işaretler, izler ve ayrıntılar üzerinden anlamayı öğrenmiştir. Kırılmış bir dal, yerdeki bir ayak izi ya da önemsiz görünen bir belirti, bütünü kavramanın anahtarı hâline gelebilmiştir.
Tam da bu nedenle Ginzburg, bizi şu soruyla baş başa bırakır: Büyük yapılar kendilerini doğrudan ele vermiyorsa, onları ancak bu küçük ve tekil izler üzerinden okumak mümkün değil midir?
İzlerin Haritası
İşte bu “iz sürücü” bakış, tarihçi Foucault ile filozof Foucault’yu aynı masada düşünmemizi mümkün kılar. Foucault da tıpkı Ginzburg’un avcısı gibi, tarihin bütünlüklerine değil, bu bütünlüklerin içindeki küçük izlere dikkat kesilir. Arşive bakarken zafer anlatılarından çok, delinin sözünü, mahkûmun bedenindeki izi ya da görünüşte önemsiz bir değişikliği önemser. Zira “şimdi”yi, yekpare bir yapı olarak değil; bu küçük ve çoğu zaman fark edilmeyen parçaların bir araya gelişi olarak görür.
Dolayısıyla Ginzburg’un işaret ettiği bu dedektif titizliği, Foucault’da sadece bir yöntem değil, aynı zamanda bir tutumdur. Bu tutumla tarihçi, bugünü kuşatan sınırları görünür kılarken; filozof, bu sınırların içinde beliren açıklıkları, yani değişim imkânlarını fark eder.
Zira ancak bu “mikro” izleri takip ederek, metnimizin merkezinde duran o temel ayrımı kavrayabiliriz: yani içinde yaşadığımız “şimdi” ile, bu şimdinin içindeki kırılmaları görünür kılan “güncellik” arasındaki farkı.
“Şimdi”, dünyayla kurduğumuz mevcut ilişkinin adıdır; içinde düşündüğümüz, konuştuğumuz ve hareket ettiğimiz tarihsel zemini ifade eder. “Güncellik” ise bu zeminin sabit olmadığını, değişime açık olduğunu gösteren bir bakış noktasıdır. Başka bir deyişle, güncellik şimdinin içindeki bir kırılma ânına, yani bir farklılaşma imkânına işaret eder.
Tarihçi Foucault da bu izleri bir araya getirirken şunu gösterir: Bugün olduğumuz şey, ebedi bir kader değil, küçük ve çoğu zaman görünmez birikimlerin sonucudur. Tam da bu noktada mesai el değiştirir; tarihçinin sınırlarını çizdiği harita, filozofun elinde bir kendini icat etme alanına dönüşür.
Königsberg, 1784.[5]
Bu noktadan sonra yol, farkında olmadan bir başka eşiğe kıvrılacaktır. Tıpkı metnin girişinde sözünü ettiğimiz Ginzburg’un o titiz avcısı gibi tarihin kılcal damarlarında iz sürerken, adımlarımız bizi 1784 yılının Königsberg’ine götürür. Karşımıza çıkan soru tanıdıktır ama ağırlığı hâlâ yerindedir: Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir?” diye sormaktadır.
Foucault’ya göre Kant’ın bu metni, “bugün” denen şey üzerine düşünmenin, tarihte ilk kez felsefe tarafından açık bir konu hâline getirildiği bir eşiği temsil eder. Zira Kant burada yalnızca genel bir aydınlanma tanımı sunmaz; aynı zamanda düşünceyi, kendi yazıldığı tarihsel âna yöneltir. Başka bir deyişle, felsefeyi kendi “şimdi”siyle kurduğu mesafe üzerinden yeniden konumlandırır.
Foucault, Kant’ı yorumlarken Aydınlanma’yı yalnızca tarihsel bir dönem olarak değil, tarihin içinde işleyen bir tutum (ethos) olarak kavrar. Bu okuma, Foucault’nun önceki tarihsel analizleriyle bir gerilim taşıdığı gerekçesiyle kimi yorumcular tarafından eleştirilmiştir. Ancak bu gerilim, bir tutarsızlıktan çok, Foucault’nun izlediği yöntemin çift yönlü yapısını gösterir. Tarihçi olarak geçmişteki disiplin ve gözetim düzeneklerinin sınırlarını çizen Foucault, filozof olarak bu sınırların şimdideki çatlaklarını, yani “güncellik” alanını görünür kılmaya yönelir.
Haritadaki İlk Durak: Kant ve Modernliğin Mesafesi
Foucault’nun bu çerçevede sunduğu yönelim, bizi “şimdi” ile “güncellik” arasındaki gerilimle düşünmeye zorlar. Bir yandan, kim olduğumuzu anlayabilmek için kendimize ilişkin tarihsel bir ontolojiye, yani geçmişin bugünümüzde bıraktığı izlerin analizine ihtiyaç duyarız. Öte yandan ise, bugünün içindeki kırılmaları ve değişim imkânlarını kavrayabilmek için güncelliğin ontolojisine yöneliriz.
Berkeley, 1984. [6]
Bu iki düzlem arasındaki gerilim, Foucault’yu Kant’ın mirasını yalnızca devralmaya değil, aynı zamanda yeniden düşünmeye zorlar. Artık mesele, geçmişteki farklı tarihsel biçimleri karşılaştırmakla sınırlı değildir. Foucault’nun sorgulaması, “şimdi”yi sabit bir nesne olarak ele almak yerine, düşüncenin doğrudan konusu hâline getirir. Böylelikle Aydınlanma, tamamlanmış bir tarihsel dönem değil; her an yeniden kurulan eleştirel bir tutumdur.
Kendi Venedik’imizi İnşa Edebilmek
Bu gerilim dolu yolculuğun sonunda Foucault, rotasını en kişisel ve en yaratıcı alana çevirir: “Kendimize ilişkin eleştirel bir ontolojiye.” Demek ki, artık bir düşünce egzersizinden değil, bizzat kendi sınırlarımızda gerçekleştirdiğimiz deneysel bir çalışmadan söz ediyoruzdur.
Burada eleştiri, bir yargıç gibi hüküm vermek yerine, bir seyyahın kendi rotasını yeniden çizmesi gibi işler. Bizi biz yapan; düşündüğümüz, söylediğimiz ve yaptığımız şeylerin öznesi kılan o tarihsel olayların izini süreriz. Bu araştırma, geçmişin kilitlerini kırmak için yapılan bir keşif gezisidir. Zira kendimizi ancak, bizi kuşatan o tarihsel sınırları, yani bu seyahatnamenin geçtiği yolları tanıyarak yeniden inşa edebiliriz.
Karşımızda artık “modern insan” vardır. Modern insan; kendi sırlarını çözmeye çalışan bir arkeolog değil, kendi hayatını adeta bir sanat eseri gibi ilmek ilmek işlemek zorunda olan bir zanaatkâr olarak kabul edilir. Nitekim Foucault o sarsıcı soruyu tam burada sorar: “Herkesin hayatı bir sanat eseri olamaz mı?”
Bu seyahatte ilerledikçe anlıyoruz ki, Foucault’nun “şimdi” karşısındaki duruşu, aslında bir özgürlük arayışıdır. Burada amaç, derinlerde bir yerlerde saklı olan tozlu bir “insan doğasını” ya da “özünü” bulup çıkarmak değildir. Aksine, kendimizi özgürce yaratma ve her birimizin kendi ethos’unu (tutumunu) belirlemesi söz konusudur.
Bu noktada, yazının başında sorduğumuz soru anlam kazanır: Tarihçi ile filozof neden bir aradadır? Tarihçi Foucault, bize dayatılan sınırların nasıl kurulduğunu tarihsel olarak görünür kılar. Filozof Foucault ise bu sınırların aşılabilir olduğunu, onları deneyerek ve sorgulayarak gösterir. Bu nedenle “kendimize ilişkin eleştirel ontoloji”, bir kuram ya da bir bilgi birikimi değil; olduğumuz şeyle kurduğumuz eleştirel bir ilişki ve her an yeniden kurulan bir varoluş tarzıdır. Foucault için bu kavrayış yolu (kendimize ilişkin eleştirel ontoloji), kapalı bir teori ya da tamamlanmış bir öğreti değildir; bir tutum, bir ethos’tur. Başka bir deyişle, felsefe burada, olduğumuz şeyle aramıza eleştirel bir mesafe koyma pratiği hâline gelir.
Bu eleştirel tutum, yazı boyunca izlediğimiz iki hattı bir araya getirir: Tarihçi olarak, bize dayatılan sınırların nasıl kurulduğunu analiz ederiz; filozof olarak ise bu sınırlarla nasıl ilişki kurabileceğimizi, onları nasıl dönüştürebileceğimizi sorgularız.
Bu nedenle “kendimize ilişkin eleştirel ontoloji”, bir bilgi birikimi değil; felsefeyi bir yaşam biçimi olarak kavramanın adıdır. Şimdiye ve kendimize yöneltilen bu eleştiri, yolculuğun bir sonu değil, her seferinde yeniden başlayan felsefi yaşamın kendisidir.
Negatif Ayna
“Bütün bu yolculuklar geçmişini yeniden yaşamak için mi?’ diye sordu bu noktada Han. Şöyle de sorabilirdi aslında: ‘Bütün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?”
Şöyle cevap verdi Marco: ‘Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek.”[9]
Marco Polo’nun yolculuğu, ne geçmişi yeniden yaşamak içindir ne de geleceği garanti altına almak için. Yolculuk, sahip olunanın sınırlarını görme niyetiyledir; sahip olunamayacak olanın zenginliğini fark etmek için. Felsefe de böyledir. Bize kim olduğumuzu söylediği kadar, kim olamayacağımızı da gösteren bir negatif aynadır. Tarihimizin bu anında asıl mesai, yeni bir kent kurmak değil; baktığımız aynayı yerinden oynatabilmektir. Belki de bu yüzden, yolun sonunda bizi büyük manzaralar değil, küçük işaretler karşılar. Ginzburg’un avcısı gibi, yerdeki izlere, beklenmedik sapmalara, önemsiz görünen ayrıntılara eğiliriz.
İşte bu noktada “tarih nedir?” sorusu yeni bir anlam kazanır. Tarih, tozlu bir arşiv ya da geçmişin kronolojik dökümü olmaktan çıkar; şimdiki ânın nasıl kurulduğunu anlamamıza imkân veren eleştirel bir bakışa dönüşür. Böylece tarihçi Foucault ile filozof Foucault yine aynı zeminde buluşur. Her ikisi için de tarih, bizi biz yapan sınırların ve kimliklerin nasıl kurulduğunu görünür kılan bir analiz alanıdır. İçinde yaşadığımız “şimdi”nin bu sınırlarını kavramadan, sınırların ötesinde belirebilecek başka imkânları, yani güncelliği düşünmemiz mümkün değildir.
Böylelikle Venedik, bir coğrafyadan çok, içinde yaşadığımız “şimdi”nin ismi halini alır. Alışkanlıklarımızı, bakışımızı ve kimliğimizi biçimlendiren bu şimdiyi anlayabilmek için, ona belli bir mesafeden bakabilmemiz gerekir. Tarihçi ile filozofun ortak mesaisi de tam olarak burada başlar: Yani içinde soluduğumuz zamanı askıya almakla ve onu mümkün kılan sınırları görünür kılmakla. Tıpkı Marco Polo gibi, ancak ve ancak başka kentlerin (geçmişin ya da olasılıkların) izini sürerek, kendi Venedik’imizin sınırlarını gerçekten fark edebiliriz.
İstanbul, 2025.[10]
***
Dipnotlar
[1] Édouard Manet, Saint-Lazare Garı (Le Chemin de fer), 1873.
[2] Marco Polo bu tarihte, Cenevizlilerle savaşırken esir düşer ve meşhur seyahatnamesini bir zindanda, “belleğindeki kentleri” anlatarak görünmez kentlerin yazımına vesile olur.
[3] Calvino, Italo. Görünmez Kentler. Çev. Eren Cendey. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018, s. 76.
[4] Lyonel Feininger, Arcueil Karnavalı (Carnival in Arcueil), 1911
[5] Kant’ın o küçük ama dünyayı değiştiren “Aydınlanma Nedir?” sorusunu sorduğu an. Belki Kant’ın şehri; hiç terk etmediği ama zihniyle tüm dünyayı ölçtüğü eşik bile denebilir.
[6] Foucault’nun Kant üzerine meşhur derslerini verdiği ve “kendimizin eleştirel ontolojisi” kavramını ortaya koyduğu yıl. Ayrıca öldüğü yıl olması bakımından da vasiyet niteliği taşıdığı söylenebilir.
[7] Gustave Caillebotte. Avrupa Köprüsü (Le Pont de l’Europe), 1876.
[8] Honoré Daumier, İki İyi Komşu (Deux bons voisins), 1847.
[9] Calvino, Görünmez Kentler, s. 76.
[10] Bizim yine ve yeniden tarihin bu anında “ne yapmalı?” diye sorduğumuz güncel, son durağımız.
Rotayı Şekillendiren Metinler
Calvino, Italo. Görünmez Kentler. Çev. Işıl Saatçıoğlu. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018.
Foucault, Michel. “Qu’est-ce que les Lumières ?” in Dits et écrits IV (1980–1988), édité par Daniel Defert et François Ewald, 562–578. Paris: Gallimard, 1994.
Foucault, Michel. “What Is Enlightenment?” in: Paul Rabinow (ed.), The Foucault Reader, New York: Pantheon Books, 1984, s. 32–50.
Ginzburg, Carlo. “Clues: Roots of a Scientific Paradigm.” Theory and Society 7, no. 3 (1979): 273–88.
Ginzburg, Carlo. Peynir ve Kurtlar. Çev. Ayşen Gür. İstanbul: Metis Yayınları, 2025.
Ginzburg, Carlo. Tahta Gözler: Mesafe Üzerine Dokuz Düşünce. Çev. Aysun Şişik. İstanbul: Metis Yayınları, 2009.
Kant, Immanuel. “Qu’est-ce que les Lumières ?” Traduit par Jean-Michel Muglioni. In Œuvres philosophiques, tome II, 209–217. Paris: Gallimard, coll. “Bibliothèque de la Pléiade”, 1985.
Revel, Judith. Foucault avec Merleau-Ponty: Ontologie politique, présent et histoire. Paris: Vrin, 2015.
***
Yazar: Şilan Kesler
Şilan Kesler, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde araştırma görevlisidir.
İletişim: silan.kesler@msgsu.edu.tr




Yorumlar
Yorum Gönder