Orlando Filmi Üzerine - Melisa Tavşancı
“Orlando (1992)” filmi, Virginia Woolf’un alternatif bir tarih anlatısı ve sahte biyografi örneği olarak karşımıza çıkan “Orlando: Bir Yaşam Öyküsü” isimli romanından uyarlanmıştır. Filmin başkarakteri Orlando, bilinmeyen bir nedenle otuz yaşına kadar erkek olarak sürdürdüğü yaşamına kadın olarak devam etmeye başlar. Orlando’nun cinsiyetinin esrarengiz bir şekilde değişmesi, erkek ya da kadın olmanın neyden kaynaklandığına ilişkin bir sorgulamaya yönlendirir, izleyiciyi. Bu metinde Orlando’nun cinsiyet geçişi deneyimini, Simon de Beauvoir’ın “(…) kadın doğulmaz, kadın olunur.” sözünü örneklemek için inceleyeceğim.
Erkek ve kadın arasında onların davranışlarını, yeteneklerini ve ilgilerini belirleyen doğal bir farklılık bulunmakta mıdır? Eğer öyleyse bu nasıl bir farklılıktır? Bu farklılık, insanın biyolojik yapısı ile sıkı bir ilişki içinde bulunan ve doğuştan kaynaklanan değişmez bir özün varlığı ile mi belirlenmektedir? Buna göre erkeklik ve kadınlığı, birbirinden ayırt etmek için iki farklı öz ile kurmak ve birinde doğallıkla bulunanı, diğerinde hiçbir zaman tamamlanmayacak bir eksiklik olarak saymak mı gerekmektedir? Örneğin, edebi babalık metaforu temel alınarak “Bir erkek, cinsiyeti gereği ve doğal olarak yazmaya yeteneklidir.” denilebilir. Bir erkek, Tanrı’nın Dünya’ya babalık etmesi gibi kendi metnine babalık eder. Kurgusundaki yeri ve göğü yaratır, bu ikisi arasındaki yaşamı başlatır/kurar ve bu yaşamdaki her şeyi kontrol altında tutar. Kurgusunun yalnızca donuk bir harf yığını olmamasını, kelimelerin ete kemiğe bürünerek canlanmasını sağlar. “Eğer erkek cinselliği, edebi gücün kendini hissettiren varlığı ile bütünüyle bağlantılıysa” diye belirtir, Susan Gubar ve Sandra M. Gilbert. “kadın cinselliği de böyle bir gücün eksikliği ile ilişkilidir.” (Gilbert ve Gubar 51) Kadın; yaratma, isim verme ve yazma yeteneğinden cinsiyeti gereği ve doğal olarak yoksundur. Bu nedenle kadın, bir erkek edimi olan yazmayı gerçekleştirdiğinde “yazar kadın” yerine “hadım edilmiş erkek” olarak değerlendirilir. Bir kadının yazması; biyolojik cinsiyetinin koyduğu sınırları zorlamaya çalışması, bu doğal normların dışında kalmaya uğraşması ve elindekinden fazlasını isteyerek küstahlık yapması anlamına gelir.
Virginia Woolf, biyolojik cinsiyet ile sıkıca birbirine bağlı ve değişmez bir özün varlığı nedeniyle toplumsal cinsiyetin de kesin ve sabit olarak belirlendiği düşüncesini reddeder. Erkeklik ve kadınlığın, sanki iki farklı gezegenden gelmişçesine birbirinden kopuk, ayrı ve uzak olduğuna katılmaz. Bunun aksine insan bedenindeki en önemli cinsel organın beyin olduğunu düşünen Woolf, insanın beyni ile cinsiyetini yarattığını ifade eder. Cinsiyetin, erkekte ve kadında bir sarkacın sürekli salınımı gibi hem erkeklikle hem de kadınlıkla ilişkilendirilen özelliklere temas ettiğini belirtir. Buna göre insan, bulunduğu bağlamdaki normlara uygun olarak toplumsal cinsiyetini değiştirebilir. Woolf, Orlando’nun cinsiyet geçişi ile erkeklik ya da kadınlığın, insana dayatılan bu normlar ile ilişkili olduğunu göstermeye çalışır. Peki, Orlando’nun cinsiyet geçişi nasıl meydana gelmiştir?
Tereddüt etmeden silahını ateşleyen arkadaşı, saldırmak üzere olan adamı yaralar ve yere düşmesine neden olur. Silah patlamalarının irkiltici gürültüsü arasında Orlando, yerde yatan yaralı adamın yanına usulca diz çöker. Yardım etmek için yarasına doğru eğilir. Ancak bu isteğini gerçekleştiremeden arkadaşı tarafından “Bırak, onu.” diye uyarılır. “O bir düşman.” Orlando, itiraz etmez ve şaşkınca ayağa kalkar. Meşaleler ve silahlar ile koşan, birbirlerini kılıçtan geçiren askerlerin yanından ayakları birbirine dolanarak geçip gider. Başarının ve zaferin hayali ile attıkları her kararlı adımda yaşamı aşmaya çalışan, vatanlarını korumak için canlarını tehlikeye atan bu insanları görmemek için odasına sığınır. Tanık olduğu tüm bu vahşet, onu yıpratır. Uzun ve derin bir uykuya dalmasına neden olur. Doğu’nun esrarengiz büyüsü, süslü kapı kilidinden odasının içine doğru sızar. Gül kokulu bu esinti, Orlando’nun örtüsünü dalgalandırarak birkaç kere yatağın etrafından yavaşça dolanır. Yanaklarındaki kırmızımsı şeftali tüylerini ürpertir. Burnuna ve göz kapaklarına nazikçe dokunur. Koyu saçlarının arasında gezinerek yavaşça ortadan kaybolur. Böylece hayatını otuz yaşına kadar erkek olarak sürdürmüş Orlando’nun bir kadına dönüşmesini sağlar. Ey esenlik yolcusu, kıyıya hoş geldin!
Uyandığı zaman Orlando, erkekten kadına doğru olan acısız geçişini sakinlikle karşılar. Kapısının aralığından bakan meraklı birkaç göz bedeninde gezinirken çırılçıplak ayakta durur. İri gözleri ve küçük dudağı hiçbir telaş belirtisi taşımaz. Dolayısıyla beklenilen tiz çığlığı atmayacağı anlaşılır. Elleri, bedeninin iki yanında rahatça sarkar. Bedenini örtmesi için kendisine fırlatılan havluya endişe ile uzanmaz. Gözlerini utanarak kaçırmaz. Uzun bir boy aynasında baştan sona bedenini incelerken “Aynı kişi. Hiçbir fark yok.” der. “Sadece farklı bir cinsiyet.” Artık farklı bir cinsiyete sahip olduğunu görür. Yine de aynı kişi olarak kalmaya devam ettiğini fark eder.
Cinsiyet değişimine rağmen aynı kişi olduğunu duraksamadan kabul etmesi, erkeklik ve kadınlığın kurulumu konusunda bir sorgulamaya götürür, bizi. Orlando doğallıkla dile getirdiği bu güçlü kabulünü, kadın olarak yaşamını sürdürmeye başladığı ilerleyen süreçte de korumayı başaracak mıdır? Bir gecede çocuksu hantallığını üzerinden atması gibi oğlan doğmaktan erkek olmaya rahatlıkla geçmişken kadın olmak kendisi için zorluk çıkaracak mıdır? Benliğini oluşturan tüm o kıymetli parçaları, kadınken de sıkı sıkıya tutmaya devam edecek midir? Yoksa kadınlığın özünden kaynaklandığı ileri sürülen normlar yüzünden bunlardan teker teker vazgeçmek zorunda mı kalacaktır? Acaba çapkınlığını utanmadan kabul edecek midir? Çok sevdiği yazma eylemini, insanlardan gizleme gereği hissedecek midir? Başlangıçtaki kabulüne rağmen Venüs toplum tarafından adına kadınlık denilen kalın çerçevenin içine mi sıkıştırılacaktır?
Filmin şairler buluşması sahnesinde yanıtımızı çok geçmeden alırız. Orlando, üç erkeğin sohbetine hevesli bir şekilde katılır. Kendi yazdığı şiirleri dile getirmek ister. Ancak onların bir kadının ne olduğuna ilişkin kabullerini, tek kelime bile edemeden dinlemek zorunda kalır. Böylece artık başkaları tarafından ne olduğuna ilişkin tanımların koyulacağını deneyimler ve yalnızca kadın olduğu için entelektüel olarak sayılamayacağını görür.
Bu noktada Charlotte Perkins Gilman’ın “Sarı Duvar Kağıdı” öyküsünden de bahsetmek istiyorum. Çünkü kamusal ve özel alanın, cinsiyetler arasında ayrıştırılmasına bir örnek olarak okunabilecek öykü, bu ayrımın sonucu olarak kadının entelektüel düşünme alanının dışına itilmesine de değinir. Aslında öykünün giriş bölümünde eski aile konağını “Bana kalsa perili bir köşk der, romantik üslubun doruk noktalarına ulaşırdım (…)” diye tasvir eden kadının, entelektüel bir karaktere sahip olduğu hemen fark edilir. Ancak onun bu entelektüelliği, Orlando’nun maruz kaldığı tatsız durum gibi başkaları tarafından dikkate alınıyormuş gibi durmaz. Çünkü kadının, cinsiyeti gereği öğrenme çabasına ve düşünme uğraşına dayanamayacağı verili olarak kabul edilir. Bir kadına uygun olan, pencerelerinin tümü parmaklıklı bir odada uslu uslu oturmak ve kendisine verilmiş yönlendirmeleri takip etmektedir. Ayrıca, Orlando’nun da öğreneceği gibi varlığının kabul görmesi için bir babaya veya kocaya ihtiyaç duymaktır.
Karakterinin olduğu gibi devam ettiğini daha başlangıçta kabul etmiş olan Orlando, entelektüel faaliyetlerin dışına itilir ve kendini bir kadın gibi davranma baskısı altında hisseder. Kendisine biçilen bu rol yüzünden karakterinden başka türlü davranmaya zorlanır. Erkekken özgürce gerçekleştirdiği davranışları giderek kısıtlanır. Orlando, gizemli uykusundan uyandığı gibi bir kadına dönüşmez. Aksine kadın olarak geçirdiği süre boyunca hissettiği baskı yüzünden kadınsılaşmaya başlar. Orlando, aynı kişi olmayı sürdürme mücadelesinde kendi öyküsünü kaleme almaya, onun kontrolünü sağlamaya ve sahibi olmaya karar verir. Bu sayede filmin bitiş sahnesinde artık başkaları tarafından tanımlanmayı reddeden bir karakter ile karşılaşırız. Film, Orlando’yu kendi öyküsünün anlatıcısına dönüştürerek son bulur.
Kaynakça
Bora, Aksu. “Toplumsal Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık.” Ayrımcılık Çok Boyutlu Yaklaşımlar, 2012, ss 50-70.
Çelik, Fulya. "Virginia Woolf’un Orlando’sunda Cinsiyet Dönüşümü." Folklor/Edebiyat, cilt 21, sayı 84, 2015, ss 195-210.
Gilbert, Sandra M. ve Susan Gubar. Tavan Arasındaki Deli Kadın: On Dokuzuncu Yüzyıl İngiliz Edebiyatında Kadın Yazar ve Edebi İmgelem, Çeviren Nil Sakman, 1. Basım, Aylak Adam, 2016, ss 45-93.
Yılmaz-Karaman, İmran Gökçen. "Charlotte Perkins Gilman’ın Sarı Duvar Kâğıdı Öyküsünde Mekân ve Toplumsal Cinsiyet." Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, sayı 34-35, Haziran 2018, ss 65-83.
***
Yazar: Melisa Tavşancı
Melisa Tavşancı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Bölümü lisans öğrencisidir.
İletişim: melisa0tavsanci@gmail.com

Yorumlar
Yorum Gönder