Fark ve Çokluk - Cengiz Baysoy

 


Fark ve Çokluk - Cengiz Baysoy


“Birinci çokluk ontolojiktir ve o olmaksızın toplumsal varlığımızı kavramamız imkânsızdır… İkinci çokluk ise siyasaldır ve günümüzde gelişen koşullar temelinde onu var etmek için siyasal bir proje gereklidir.”[1]  Ontolojik düzlemin postyapısalcı okumaları arasındaki fark politik alana bakışı da farklılaştırmaktadır. Postmodernizm ve altermodernitenin “fark” felsefesine dair ontolojik okumaları arasındaki farklılık politik farklılığa ya da tersine, politik farklılık ontolojik okumada farklılığa yol açmaktadır. Postyapısalcılık bağlamında, postmodernizm ile altermodernite arasındaki analojik ilişki ikisi arasındaki antagonist farkı bulanıklaştırmaktadır. Bu durum postyapısalcı felsefenin önemli bir gerilimi olmasına rağmen, bu gerilim üzerine pek de düşünüldüğü söylenemez. Postmodernizm ile altermodernite arasındaki fark benzerlik ve eşitlik yoluyla silinmektedir. 
Ontolojik olan, bir içkinlik düzlemidir ve tekilliğin iyi ve kötünün ötesindeki güç ilişkilerinin etik-politik devinimini ifade eder. Ontolojiye içkin ve politik olan güç ilişkileri virtüelliktir; etik-politik güç ilişkileri ise edimselleşmedir. İyi ve kötü ötesi “politik olan” ile “etik-politik pratik” arasındaki ilişkinin kuruluşu tamamen politiktir.

İçkinlik düzlemi şu dört kavramın estetik bir dans edişidir: tekillik, çokluk, ortak olan ve demokrasi. Bu dört kavram içkinlik düzleminin belirişleridir. “Felsefe Bir’le, varlıkla ilgili değildir. Bunu önermek aptalcadır. Tersine, felsefe tekilliklerle ilgilidir… Çokluklar, tekillikler toplamıdır.”[2]  Çokluk tekilliklerin matematiksel bir toplamı değildir. Tekillik ile çokluk makinesel bir asamblajdır. Tekillik ile çokluk “Bir”i değil ortak olanı ifade eder. Bu açıdan, ortak olan ile “Bir” arasında antagonist bir fark vardır. Ortak olan, çokluk gibi tekillikleri içerirken, “Bir” Aynı’yı, bunun da ötesinde, kendiyle özdeş olanı içerir. “Bir” özdeşliğin, ortak olan ise çokluk, tekillik, “fark”ın ifadesidir. Fark, tekillik, çokluk, ortak olan ve demokrasi toplumsal bir makine oluşturur. Toplumsal makine ontolojiktir ve teknik makineden her zaman önce gelir. Bu beş kavram “güç” olarak aynı doğadandır ve her biri içkinlik düzleminin farklı güç derecelerine karşılık gelir. 

Deleuze, fark kavramını Fark ve Tekrar’da özellikle iki kavramla birlikte düşünür: tekrar ve farklanma. Fark, tekrarın farklandırması yoluyla farktır. Tekillik, sürekli farklanmaya içkin tekrar ve farktır. İçkinlik düzlemi ontolojisi fark, tekrar, farklanma, tekillik, çokluk, ortak olan ve demokrasinin çizdiği bir diyagramdır. 

Daha önce vurguladığımız bir şeyi tekrar etmekte fayda var: Güç ve iktidar kavramları birbirine karşıttır. İktidar eyleme gücümüzü azaltarak işleyen bir kurumdur. Güç ise özgürleşmenin, neşeli duyguların gücüdür. İktidar, gücü yersizyurtsuzlaştırır, kapar, kodlar ve yerliyurtlulaştır. İçkinlik düzleminin ontolojisi güç ilişkilerinden kuruludur. Güç bir özne değil bir ilişkidir. Bir ilişki olarak güç ise ifadesini conatus’ta bulur. Conatus gücün ayakta kalma çabası, bir direniştir. Nietzsche conatus’u bir etkinlik pratiği değil bir edilginlik pratiği olduğu için eleştirmiştir. Deleuze de conatus kavramına mesafeli görülür. Nietzsche, “fark”ı hiyerarşinin kuvvetinde özneleştirdiği için tekilliği “ben”e indirgemiştir. Nietzsche’de ortak olan bağlamında “çokluk” yoktur. Onun için çokluk tepkisel kuvvetlerdir. Nietzsche, Spinoza’yı anlayamaz çünkü Nietzsche’de “ortak olan” yoktur. Spinoza’da ise conatus, makineleşme pratiği olarak ortak olan ile birlikte düşünülmelidir. Conatus sonsuz güç ilişkisinin deviniminde ortak olan üzerinden güç artırımı pratiğidir. Spinoza için çokluk, ortak olanın gücüdür. 

Conatus bir direniştir; bir ilişki olarak güç, direniş pratiğidir. Güçlerin farkı ve çokluğu, sonsuz bir etkileme ve etkilenme pratiğine karşılık gelir. Direniş, içkinlik ontolojisidir, sonsuz küçüklüklerde devinen bilinçdışı ve kurucu güçtür. İktidar ise içkinliğin kapılması pratiğidir. Güç İktidar’a, direniş tahakküme daima dışsaldır. İktidar, dışsallık olan içkinliği içselleştirme pratiğidir. Direniş, güç ilişkileri içinde kapma dispositifleri yoluyla iktidarlaşabilir; fakat iktidar asla gücün bir formu ve olumsuzlaması değildir.

Dolayısıyla içkinlik ontolojisi aynı zamanda iyi ve kötünün ötesindeki güç ilişkilerinin bir pratiği olarak, yani kurucu güç olarak direnişin ontolojisidir. İçkinlik düzleminde kurucu güç olarak direniş, her türlü iktidar pratiği karşısında bir kaçış çizgisi, bir patlak olması bakımından bu pratiğe daima dışsaldır. Fark, özdeşlik; çokluk, halk; ortak olan, mülkiyet ve birey; demokrasi ise devlet tarafından kapılır. Bu kapma düzeneğinin diyalektikten farkı çok iyi anlaşılmalıdır. 

Foucault, iktidar kavramını içkinlik düzlemi olarak düşünerek, egemenliğin aşkınlığını ortadan kaldırırken aynı anda direnişin dışsallığını da ortadan kaldırmıştır. Foucault, tıpkı Platon gibi, tıpkı Hegel gibi ters çevrilmelidir. İktidarın olduğu yerde direniş yoktur, direnişin olduğu yerde iktidar vardır. Hardt ve Negri’nin dörtlemesi işte bu ters çevirmeyi gerçekleştirir. 

Modernizmin disiplin toplumunda sermaye sonsuz bir akışı, egemenlik ise sınırları ifade ederdi. Postmodernizmde ise sermaye devletleşmiştir, İmparatorluk sınırsız bir ufuktur. Sermaye ile egemenliğin birleşerek sınırsız bir ufka dönüşmesi sermayenin içkinleşmesi anlamına gelmemektedir. Devlet sermayeleşerek içkinleşmemiş, tam tersi, sermaye egemenlikle bütünleşerek aşkınlaşmıştır. Meta artık öznenin kullanım değeri için üretilmemekte, tersine meta, öznellik üretmek için üretilmektedir. Sermayenin öznellik üretimi olarak dünya, yeryüzünden kopmuştur. Modernizmin ortaçağı olarak tanımladığımız postmodernizmin aşkınlığı tam olarak burada yatar. Mekândan kopmuş zamanın sanallığı, artık “gerçek”in ta kendisidir. Postmodernizmin krizi budur.

 
Fark ve Antagonizma

Fark, felsefe tarihini boydan boya kesen bir mefhumdur. Farkın tüm bir soybilimini çıkarmak bu yazının sınırlarını hayli aşacağından dolayı,  asıl konumuzla bağlantılı olarak, sadece birkaç filozofa değinmekle yetineceğiz.

Aristoteles bir fark düşünürüdür, fakat farkı tümelin içinde, iki şeyin arasında olarak düşünmüştür. Fark iki şey arasındadır ya da “bir”in içinde iki şeydir. Cins olmadan türsel fark yoktur. Türler arası cins, cins içi tür farktır. Cins türe yüklenir, fakat türsel fark cinse yüklenemez. “İnsan düşünen hayvandır” denebilir, fakat “hayvan düşünen insandır” denemez, denirse bütün hayvanlar düşünen insan olacaktır. Bu durumda hem türsel fark hem de cins farkı ortadan kalkacaktır. Demek ki kategorileştirme olmadan tanım da olamaz. Aristoteles’te fark, kategorik bir tanımdır ve lojik içinde kalır. Tekilin tanımı olamaz, tümelleştirmeden tanım mümkün değildir. Tümelleştirme, yani tanımlaştırma farkı “karşıtlığa” kadar götürmelidir. Aristoteles’te fark, karşıtlar arası “ve”dir. Fark “A” ve “B”dir. “A ve B” arasında kendinde bir ilişki yoktur. Aralarındaki ilişki, cinse bağlı olarak “eşitlik” ve “benzerlik” dolayımıyla sağlanır. 

Kant ise, farkı zaman ve mekân formları yoluyla tekilleştirir; fenomeni nesneleştirerek dondurur, nesneleşen fenomen aklın deneyiminde aşkınsallaştırılarak özneleşir. Evrenselde, nesnenin artık bir dışsallığı yoktur. Özne nesnenin tekilliğini evrenselde içererek aşmıştır. Dışsal olan fenomen, aklın aşkınlaştırma pratiğinde evrensel bilgi olarak içkinleşmiştir. 
Hegel ise farkı, Kant ve Aristoteles’in epistemolojik düzleminden koparıp ontolojik düzleme çeker. Farkı karşıtlıkta düşünmek yetmez, fark aynı zamanda ontolojik devinim içinde düşünülmelidir. Fark, şimdi kavramın içsel deviniminde “çelişki”ye kadar götürülmelidir. Çelişki, karşıtların birlikte devinimidir; ama aynı sebeple özdeşliğin dolayımına da içkindir. Özdeşlik, kendini olumsuzlayarak, olumsuzladığı kendisini yeniden olumsuzlayarak kendini olumlar. Özdeşliğin olumsuzlama pratiği bir çelişki üretimidir. Olumsuzlama pratiği olarak çelişki kendini olumsuzlayarak özdeşliği olumlar. Çelişki özdeşliğin iç pratiğidir. “Bir” çelişerek devinir. Özdeşliğin kendini olumlaması, çelişki üretimi içinde kendini olumsuzlamasıdır. “Fark” işte böylece “Bir”in kendini olumsuzlama deviniminde karşıtların çelişmesine kadar götürülür. Çelişki, özdeşliğin üretiminin dispositifidir ve “Bir”i üretir. Çelişki biçiminde fark, fark üretiminin değil özdeşlik üretiminin dinamiğidir. Özdeşlik, çelişki yoluyla ürettiği farkı olumsuzlayarak farkı yeniden kapar. Birinci olumsuzlama, fark üretimi; ikinci olumsuzlama ise farkın özdeşliğin içkinliğinde kapılmasıdır. Bundan dolayı çelişkinin çözümü özdeşliğin bir iç reformundan ibarettir. Hegel’de Tin, ontolojik aşkınsallık düzleminde, çelişki biçimindeki fark yoluyla kendini farklandırır. Çelişkide karşıtlar birbirini üreten güçlerdir. Birinin varlığı diğerini de var kılar. Birinin varlığı diğerini yok etmez. Karşıtlar özdeşliğin çelişkisinde bir ve aynıdırlar.

Olumsuzlamanın olumsuzlanması tinin içkinliğinde, daha doğrusu içinde her zaman bir dışsallık üretimidir. Olumsuzlamanın olumsuzlaması içeride bir dışsallık üretir. İkilik üretimine dayalı devinim bunun ifadesidir. Özne ile nesne, akıl ile beden, olumlama ile olumsuzlama diyalektiği, özdeşliğin varoluş diyalektiğidir. Nesne öznenin, beden aklın, olumsuzlama ise olumlamanın dışarısıdır. Postmodernizm, modernizmin bu diyalektiğini ortadan kaldırır. Aşkınsallık diyagramındaki farklanma, diyalektik ontolojisindeki dışarıyı da ortadan kaldırmıştır. Postmodernizm, içkinlik düzleminde dışarısının kalmadığını söylemektedir. Gelgelelim postmodernizm düşünceyi diyalektiğin ikiciliğinden kurtarayım derken antagonizmayı da ortadan kaldırmıştır. Artık hiçbir dışarısı yoktur.

Hegel, çelişki yoluyla, farkı ve antagonizmayı özdeşliğin kendini reforme etmesinin içine kapatmıştır. Sermayenin diyalektik işleyişinde bunu yalın bir şekilde görürüz. Emek ücretli emek altında sermayeleşir. Böylece sermaye ücretli emekte kendini olumsuzlar. Ücretli emek sermayenin yabancılaşmış biçimidir. Başka bir deyişle, ücretli emek sermayenin özdeşliğinde sermaye içi bir dışsallıktır. Sermayenin üretimi olan çelişki olgunlaşana kadar, ne sermaye ne de ücretli emek ortadan kalkabilir. Diyalektik, emeğin kendini olumlanmasını sermayenin diyalektiğinin içine kapatmıştır. Tam da bu yüzden, emeğin kendini olumlanmasını sermayenin diyalektiğinden kurtarmak doğrudan antagonist bir nitelik taşır. Fark, çelişkiden kurtarılıp antagonizmaya kadar götürülmelidir. 

Heidegger, postyapısalcı kırılmada temel bir faktördür. Öyle ki Hegel ile Heidegger arasındaki farklılık anlaşılmadan bugünkü postmodern bulanıklığı ortadan kaldırmak da mümkün görünmüyor. Bu iki filozof fenomenolojinin iki kanadını oluşturur. Hatırlanacağı gibi, aşkınlık düzleminde, öz varoluşa aşkındı. Öz, varoluşun dışında bir anlama sahipti. Descartes ve Spinoza töz kavramı üstüne düşündüler, onlara göre öz varoluşa içkindi, töz ise “nedeni kendinde olan”dı. Bu noktadan itibaren varlığın anlamı artık hareketsizliği içinde değil, pratiğine göre düşünülecekti. Gerek Descartes gerek Hegel, bu işlemi “lojik” içinde kalarak gerçekleştirir ve zamanı varlığın içinde düşünür. Ontolojik töz, kavram ya da tin, her durumda antropolojik bir bilinci ifade eder. Her biri insanmerkezci bir okumanın sonucudur. 
Buna karşılık Heidegger’in düşüncesi, varlık üstüne “lojik-dışı” bir düşünmedir. Heidegger, tersine, varlığı zaman içinde düşünecektir. Artık tarihin öznesi yoktur. Bu yaklaşım, postyapısalcı kırılma için de önemli bir farktır. Heidegger’in bizi getirdiği nokta, “öz varoluşa içkindir” noktası bile değildir. Heidegger’de oluş olarak varlık, “hiçlik”tir. Töz böylece ortadan kalkar. Ontolojik bağlamda tekanlamlılık, özneye ait ve nesneye bağımlı olmayan, oluşa içkin belirlenim demektir. Heidegger’in varlığın tekanlamlılığını tesis eden bu müdahalesiyle, “virtüellik”, “bilinçdışı”, “olay” gibi kavramların da önü açılmıştır. Fakat bu kopuş yeni problemleri de beraberinde getirecektir. Heidegger aşkınsal farklanmayı ontolojik olarak değil, yalnızca özne ile sınırlı olmayan “Dasein”a ait olarak düşünür. “Dasein”, aşma ediminin kendisi olarak, aşkınlık içinde daima aşkınlık olarak vardır. Kendi yapısındaki aşkınlık, yani barındırdığı aşma gücü nedeniyle, Dasein varolanların bütününü aslında daima ve çoktan aşmış olarak vardır. Ontolojik farklanma Heidegger’de bu yüzden politiklik-dışı varlık olarak “hiç”lik adını alır. Dasein, kurucu güç olan hiçliğin içine daima ve çoktan yeniden düşmüştür; kaderi aynı anda hem kendi elinde kalmıştır hem de belirsizdir. Bu yüzden direniş, “Dasein” açısından düşünüldüğünde, tekilliğin kendini değerli kılma pratiği olarak daima performatik bir nitelik taşımak zorundadır. Dasein, kendi tekilliğinde bir başınadır.

Heidegger, özdeşlik felsefesinden çıkamamış, “Aynı” üzerinden özdeşliği yeniden üretmiştir. Postmodern ontoloji aynı üzerinden Heideggercidir. “Özdeş olan” latince idem, yunanca toavto’dur. Dilimize çevrildiğinde toavto aynı olan demektir.”[3]  Heidegger, özdeşliğin “aynı” üzerinden düşünülmesi gerektiğini vurgulayarak ilk müdahalesini yapar. Heidegger için A=A özdeşlik ilkesini ifade etmez; eşitlik farkı ortadan kaldırır; doğru olan A, A’ dır. “buna göre, A, A’dır biçimiyle çok daha oturaklı olan özdeşlik ilkesi formülü, yalnızca her A, nın kendisi, kendisinin aynısıdır demez, daha çok şunu der: kendisi ile birlikte her A’nın kendisi, kendisinin aynısıdır. Aynılıkta “ile” ilişkisi yatar, yani bir ilet-im (dolayım), bir bağlantı, bir bileşim: birlikte birleşme.”[4]  Bir ikilik olarak değil bir aynılık olarak “düşünme” ile” varlık” aynılığı, bir birine-aitliğini ifade eder. Fark, karşıtlıktan ve çelişkiden çıkarılmış, “aynı”nın “ait-olma”nın düzleminde düşünülüştür. Fark, birbirlerine indirgenemeyen fakat birbirleri “ile birlikte-ait-olma” ile düşünülmüştür. Aynı her zaman oluş pratiğinde bir kıvrımla ayrılır: ontolojik fark ve ontik fark. 

“ile birlikte-ait-olma”, Hegel’in çelişkiye ve karşıtlığa dayalı ikiliğinden farklıdır. Varlık, oluş, karşıta ve çelişkiye değil farka açılır, fark, “ile” ile “birlikte-ait-olma”dır. Heidegger’de bir olumsuzlama pratiği yoktur. “Hegel’e göre düşünmenin işi, mutlak düşünme içinde ve mutlak düşünme olarak varolanın düşünülmüşlüğü bakımından varlıktır. Bizim için düşünmenin işi aynı olandır, dolayısıyla varlıktır. Ama varolan karşısındaki ayrımı bakımından varlıktır.”[5]  Heidegger için bugüne kadar varlık “varolan” olarak düşünülmüştür; oysa varlık varolandan farkı üzerinden düşünülmelidir. Varolanbir nesne bir objedir, lojik içinde kategorik olarak düşünülebilir. Oysa fenomen ya da varlık bir nesne değil, oluş olarak kendi içinden düşünülmelidir. Felsefenin sorusu yeniden düzenlenir: “varolan genelde, neden [var]dır ve daha ziyade Hiçlik değil?”[6]  Bir biçimde Heidegger, varlığı, bilinçte değil, ölçülemez olan fakat maddi bilinçdışı ve hiçlikte düşünmeye bizleri davet eder. Ontolojik fark “ile” ontik fark, birlikte-ait-olma halinde “aynı” olarak düşünülmelidir. Bu özetten sonra bizi ilgilendiren yanı öne çıkarmak gerekiyor.

Özün varoluşa dışsal olduğunu anlıyoruz. İkincisi, öz varoluşa içkin durumu üzerine biraz düşünmemiz gerekiyor. “Öz varoluşa içkin” ya da “nedeni kendinde olan varlık” yapısalcılığın iki damarının yaslandığı ontolojidir. Modernizm bağlamında “yapı” yasalara dayanır, varoluş bu yasaları hızlandırır ya da yavaşlatır. Yasa kendini olgunlaştırmadan ontolojik değişim ve dönüşüm düşünülemez. İkinci yapısalcı damar ise postmodernizmdir, yapı, özsüz, nedensiz bir hiçlik olarak oluştur, politik bağlamda yapının dönüşümü düşünülemez, dönüşüm bireylerin tekilliğine içkindir, direniş kıyılarda, tekilliklerde performatik ve marjinaldir. Direnişte sınıfsal bakış ve buna bağlı bir fark olarak antagonizma ve “devrim” yoktur. 

Aristoteles’te fark, karşıtlıklar arası “ve” dir. Hegel için fark, karşıtlıktan çelişkiye, “ve” den “anti” ye dönüşür. Heidegger’de ise fark, “aynı”da “ile birlikte- ait-olma” olarak düşünülür, fark, ne karşıt ne de çelişkidir, “ile” ile “birlikte-ait-olma” hali ve agonizmidir. Modernizm, emeği, sermayenin diyalektiğine, çelişkisine gömdü. Postmodernizm ise emeği, “iktidar” ile “direniş”in birlikte-ait-olma aynılığının agonizmine gömdü. Her iki bakış açısında da antagonizma yoktur.
 

Deleuze

Deleuze, fark’ı, iki şey arası düşünmekten çıkarır, fark, kendinde ve tekil olarak fark olarak düşünülmelidir. Fark iki şey arasında düşünmekten çıkarıldığı anda “olumlama”yı “olumsuzlama”nın tahakkümünden kurtarır; Olumlama, olumsuzlamanın olumsuzlamasından, içerde bir dışarısı yaratmaktan özgürleşmiştir. Kendinde fark, içkin olumlama pratiğidir. İçkinlik çelişkiden kurtulmuştur. Bu bağlamda belirlenim kavramı yer değiştirmiştir, düne kadar belirlenim kavramı olumsuzlama üzerinden düşünülürken şimdi, olumlama üzerinden düşünülecektir. Fark, kendi direnişinde kendini olumlama pratiğidir. “fark, tek yönlü ayrım olarak anlaşılması gereken bu belirlenim durumudur. O halde, farka ilişkin olarak, bunun “fark yaratmak” deyişinde olduğu gibi yapılan ve kendini yapan bir şey olduğunu söylemek gerekir. Bu fark veya belirlenimin TA KENDİSİDİR, bir o kadar vahşettir.”[7]  Fark kendini olumlama olarak belirlenim ve vahşettir. Fark, hiçbir şeye indirgenemez, eşitlenemez, benzetilemez, temsil edilemez, kendini ifadesi dışında tanımlanamaz. Fark, tekilliktir. 

Fark, bir vahşet olarak kendini belirlerken içerde bir dışarısı değil salt bir dışarısı yaratır. Bu bağlamda ayırıcı sentez içkinlik düzlemi sonsuz küçüklükte fark ve dışarısı üretmektir. Yersiz yurtsuzlaşma bir “yeryurt”un olumsuzlanmasına bağlıdır. Fark olarak olumlama pratiği, bir vahşet ile “yeryurt”u olumsuzlar. Bu olumsuzlama içerde bir dışarısı üretmek değil, içerisini dağıtıp sonsuz dışarısı üretmektir. Kendinde fark felsefesi, diyalektiği dağıtır, içeriye hapsedilen “dışarısı”nı özgürleştirerek sonsuz küçüklükte dağıtır. Taçlı anarşi ve göçebe dağılım budur. Diyalektik, farkın çokluğunu ve tekilliğini içeride tahakküm altına alarak “dağılımı”, “dağıtım”a çevirir. Tekrar, sürekli göçebe dağılımdır. Fark, tekrar da farklanarak farktır. Sonsuz küçüklükte, sonsuz dağılım, sonsuz dışsallık üretimi… İçkinliğin içerisi yoktur. İçkinlik, sınırları hudud da, eşiğe çevirir, fark sürekli eşikte olmaktır. Sınır, dışarının içselleştirilmesidir. 

Deleuze, metafiziğe Philo-sophy’nin “Philia” karşı “Misosophy” bağlamında fark felsefesine devrimci bir müdahaledir. “özdeşten kurtulmuş, olumsuzdan bağımsız, saf farklara müracaat etmenin elbette tehlikeleri vardır. En büyük tehlike güzel ruhun temsillerine düşmektir: kanlı savaşlardan uzak, uzlaştırılıp bütünleştirilebilir farklar dünyası. Güzel ruh şöyle der: farklıyız fakat karşıt değiliz.”[8]  Postmodernizm güzel ruhtur, postmodernizmin diğer versiyonu ise Hobbesçu mutlak antogonizma. 

Deleuze’de içkinlik düzlemi iyi ve kötü ötesi güç ilişkilerinin direniş düzlemidir. Bu düzlem mutlak politik vürtüelliktir ve mutlak olay’ dır. Sonsuz etkileme ve etkilenme pratiği olan bu direniş düzleminde iyi ve kötünün kurma etik-pratiği ise içkinliğin edimselleşmesidir. Direnişler faşistleşebilir ya da özgürleşebilir. Mutlak devrimci düzlem yoktur; devrimci pratik etik-politik bir stratejidir. 

Sokrates’te “ve” ile karşıtlık, Hegel’de “anti” ile çelişki, Heidegger de ise “ile birlikte-ait-olma” ile güzel ruh Deleuze ile farklılaşır: “bir-arada-oluş”. Ontoloji mekânda değil zamanda bir ortam ve bir olaydır. Bu ortam ve olay’da arzu ve kaçış çizgileri bir fark olarak iktidarın kapma pratikleri karşısında antagonist bir fark üretim düzlemidir. Deleuze farkı ve antogonizmayı çelişkiden ve içsel farktan kurtarmıştır. 

***


Dipnotlar


[1] M.Hardt ve A. Negri, Çokluk, 2004, ayrıntı yayları, say:239
[2] A dan Z ye deleuze videosu, BİR [UN] başlığı
[3] M. Heidegger, teknik ve dönüşüm & özdeşlik ve ayrım, pharmakon yayınları, 2015, say:71
[4] M. Heidegger, teknik ve dönüşüm & özdeşlik ve ayrım, pharmakon yayınları, 2015, say:72
[5] M. Heidegger, teknik ve dönüşüm & özdeşlik ve ayrım, pharmakon yayınları, 2015, say:95
[6] M. Heidegger, metafiziğe giriş, avesta yay. 2014, say:9
[7] G. Deleuze, Fark ve Tekrar, Norgunk, 2017, say:53
[8] G. Deleuze, Fark ve Tekrar, Norgunk, 2017, say:16

***

Yazar: Cengiz Baysoy

Cengiz Baysoy, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe bölümü lisans öğrencisidir. 

İletişim: Kompanyeros@yahoo.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İmgeler, İzler ve Sanatın Doğuşu: Lascaux Mağara Resimleri Üzerine Düşünmek - Mehmet Şiray

Etiğin Kökeni Nereden Gelir?: Etik Bir Hakikat midir? Yanılsama mıdır? - Sibel Güneş

Cumhuriyet Sessizliği - Jean-Paul Sartre

Felsefe Sunumu Nasıl Yapılır? - Alper Yavuz

Marksizmin Aporia'sı: "Devlet" - Cengiz Baysoy

Bir Felsefe Yazısı (Bu da dahil) Nasıl Okunur? Nasıl Planlanır? Nasıl Yazılır? - Jeff McLaughlin

Anlatıya Fırlatılmışlık - Efe Can Akdeniz

Kierkegaard Eserlerinde Varoluş İzleri - Sibel Güneş